“Gençliğimi geri
verseler, bu kez en çok kendimi severim” diyor son zamanlarda radyolarda sıkça
yer alan bir şarkıda. Şöyle bir kulak kesilince anlıyorsunuz ki
orta yaş üstü birinin gençliğine ilişkin pişmanlık ve keşkeleri her satırda işlenmiş. Çok acılar çekilmiş belli ki. Özellikle de gençlik döneminde bir
başkasına kendinden fazla değer verilme durumu, bunun bir orta yaş üstü
bakışıyla değerlendirilmesi ve keşkeler..
Her ne kadar bize uzak
görünse de aslında bu tam bizim yani gençlerin dinleyeceği bir şarkı.
Keşkelerini keşkelerimiz yapmamak için bu gibi şarkıları dinleyebilir, tecrübe
sahibinin pişmanlıklarını anlamaya çalışabiliriz. Tabi her bir tecrübeyi kendi
bağlamında değerlendirme prensibi ve bireysel farklılığımızı göz önünde
bulundurularak.
Aslında hep öyle değil
midir? Tüm şarkılarda, filmlerde,
kitaplarda vs. tanıklık ettiğimiz hayat kırıntıları bizim anlayabildiğimiz
ölçüde birer mesaj olarak düşünülemez mi? Özellikle de zaman gibi, gençlik
gibi, pahalı tecrübeler söz konusu olduğunda.. Şair, keşkelerle dolu “Ah o
kadrini bilmediğim günler” derken; onu okuyup anlama ve hayata taşıma fırsatı
olan bizler için iyikiler fırsatı bu tecrübe paylaşımı bağlamında önemli bir
açıklayıcıdır.
Evet, başkalarının keşkelerinden
iyikiler üretmek onlara saygısızlık değil aslında en gerçek saygıdır. Zaten
çoğu yazar ve şarkıcı da bu amaçla insanlara seslenmektedir. “ben yandım eller
yanmasın, sevdanın aşkın narına” diyen şair ne güzel örnektir. Ve başta geçen
şarkıdaki, “gençliğimi geri verseler, bu kez en çok kendimi severim” ifadeleri
özünde gençlere seslenmektedir. Alyazmalım efsanesinde “sevgi emekti” diyen
Asya da, sevgiye ilişkin tecrübe paylaşımıyla sevgi olgusunu anlamaya çalışan
bizlere önemli birer düşünme fırsatı sunmaktadır.
Hayata ilişkin sayısız
düşündürücü ve değerli örnekleri barındıran o efsane romanda Bekiroğlu, “aşk
bahane herkes kendini seviyor” cümlesiyle bu yazının önemli bir taşıyıcısı
olmaya adaydır. Yani şöyle ki, ortayaşüstü dönemde veya erken dönemlerde
farkedilen keşkeler sonrasında kişinin kendine dönmesi ve kendine ilişkin
vurguları yoğunlaştırması aslında keşkeler öncesi sevme dönemlerinde de kendini
sevdiğiyle açıklanabilir. Sadece o an hem kendini hem de sevdiğini
kandırmaktadır belki de. Aslında bunu erkenden kabul etse, kendini ve diğer
sevdiklerini severken otantik bir anlayış geliştirebilse uzun vadede daha
pozitif sonuçlar üretebilecektir.
Mostar’la tanışmamız
sırasında duyduğum bir hikâye uzun vadeli düşünme bağlamında önemli bir açıklık
sağlayacak düşüncesiyle paylaşmak istedim. Şöyle ki, sevgililer sevgilerini
göstermek için o köprüden aşağı atlıyorlarmış. Köprü de bir hayli yüksek hani.
Bu yükseklik de zaten sevginin büyüklüğüne işaret olarak görülüyormuş. Açıkçası
o zaman da oldukça saçma bir gelenek demiştim. Bir insan bir insana sevgisini
ispatlamak için niye asıl sevmesi, değer vermesi ve koruması gereken kendi
bedenine zarar verme ihtimali olan bir şey yapar ki? Yarın iki gün sonra benzer
bir kanıtlama durumunda sevdiği kişiyi de tehlikeye atmayacağını kim garanti
edebilir?
Küçük olmasına karşın o
kadar büyük sevgi belirtileri varken, bir kadın niye sevdiğinden böyle bir
delilik isteyebilir ki? Gerektiğinde ve zamanında küçük bir tebessüm, bir
küçücük dokunuş ve yürekten bir söz bütün deliliklerin ötesinde anlamlar
taşıyabilirken; bazılarımızın tuhaflıkları anlaşılırlığın sınırlarını
zorlamaktadır. Bir kere sevgi yoğunluğu ve kendini ispat için öyle bir delilik
yapan bir seven, kendi kıymetini, değerini ve sağlığını gereksiz tehlikeye
atarken; yarın bir gün sevdiğinin, sevdiğini iddia ettiğinin kıymet, değer ve
sağlığına ilişkin nasıl davranır dersiniz?
Kendini sevmek en
önemli, en gerçek, en öğretici sevme pratiğidir. Kendini sevmeyen başka birini
de sevemez. Kendine değer vermeyen başka birine de hak ettiği değeri veremez.
Kendini gerçekten seven bir kişi Dr. Mavi’nin “bir insan başka bir insanın
kalbini doldurabilir mi?” düşüncesinden hareketle bu gibi yanlış sevmelere
önceden hazırlıklı olacak ve büyük olasılıkla da yukarıdaki örneklerde geçen
pişmanlıklara gidecek yanlış sevme durumlarıyla karşılaşmayacaktır.
Tabi burada kendini
sevmek derken kendine tapmak anlaşılmasın. Modernizmin her türlü tanrıyı yok
sayarken kendini tanrılaştırması örneğinde olduğu gibi diğerlerine ilişkin yanlış
ve aşırı sevmeklere karşı çıkarken kendine aşırı sevme gibi bir başka yanlış da
ortaya çıkmasın. Orwell’ın Hayvan Çiftliği örneğinde olduğu gibi, bir yanlışa
veda etme çabası daha büyük bir yanlışa bizi götürmesin. O anlamlı Hürriyet
Kaside’sinde şair, “Ne efsunkâr imişsin ah ey didâr-ı hürriyet, Esîr-i aşkın
olduk gerçi kurtulduk esaretten” ifadeleriyle bir yanlışı eleştirirken başka
bir yanlışa girme durumunu ne de güzel anlatır. Bunlar da aslına bakılırsa
birer okuma tecrübesi bağlamında bize rehberlik etme fırsatı olarak
değerlendirilebilir.
Kendini bilerek,
bilinçli olarak eksileri-artılarıyla seven, sürekli gelişme, öğrenme, hedefiyle
yaşayan ve günün birinde sevebileceği bir hayat arkadaşıyla karşılaşınca ona
gerçekten ”Candy’mi seviyorum” diyebilen olma temennilerimle..