28 Ekim 2015 Çarşamba

Öz-sevgi


“Gençliğimi geri verseler, bu kez en çok kendimi severim” diyor son zamanlarda radyolarda sıkça yer alan bir şarkıda. Şöyle bir kulak kesilince anlıyorsunuz ki orta yaş üstü birinin gençliğine ilişkin pişmanlık ve keşkeleri her satırda işlenmiş. Çok acılar çekilmiş belli ki. Özellikle de gençlik döneminde bir başkasına kendinden fazla değer verilme durumu, bunun bir orta yaş üstü bakışıyla değerlendirilmesi ve keşkeler..

Her ne kadar bize uzak görünse de aslında bu tam bizim yani gençlerin dinleyeceği bir şarkı. Keşkelerini keşkelerimiz yapmamak için bu gibi şarkıları dinleyebilir, tecrübe sahibinin pişmanlıklarını anlamaya çalışabiliriz. Tabi her bir tecrübeyi kendi bağlamında değerlendirme prensibi ve bireysel farklılığımızı göz önünde bulundurularak.

Aslında hep öyle değil midir?  Tüm şarkılarda, filmlerde, kitaplarda vs. tanıklık ettiğimiz hayat kırıntıları bizim anlayabildiğimiz ölçüde birer mesaj olarak düşünülemez mi? Özellikle de zaman gibi, gençlik gibi, pahalı tecrübeler söz konusu olduğunda.. Şair, keşkelerle dolu “Ah o kadrini bilmediğim günler” derken; onu okuyup anlama ve hayata taşıma fırsatı olan bizler için iyikiler fırsatı bu tecrübe paylaşımı bağlamında önemli bir açıklayıcıdır.

Evet, başkalarının keşkelerinden iyikiler üretmek onlara saygısızlık değil aslında en gerçek saygıdır. Zaten çoğu yazar ve şarkıcı da bu amaçla insanlara seslenmektedir. “ben yandım eller yanmasın, sevdanın aşkın narına” diyen şair ne güzel örnektir. Ve başta geçen şarkıdaki, “gençliğimi geri verseler, bu kez en çok kendimi severim” ifadeleri özünde gençlere seslenmektedir. Alyazmalım efsanesinde “sevgi emekti” diyen Asya da, sevgiye ilişkin tecrübe paylaşımıyla sevgi olgusunu anlamaya çalışan bizlere önemli birer düşünme fırsatı sunmaktadır.

Hayata ilişkin sayısız düşündürücü ve değerli örnekleri barındıran o efsane romanda Bekiroğlu, “aşk bahane herkes kendini seviyor” cümlesiyle bu yazının önemli bir taşıyıcısı olmaya adaydır. Yani şöyle ki, ortayaşüstü dönemde veya erken dönemlerde farkedilen keşkeler sonrasında kişinin kendine dönmesi ve kendine ilişkin vurguları yoğunlaştırması aslında keşkeler öncesi sevme dönemlerinde de kendini sevdiğiyle açıklanabilir. Sadece o an hem kendini hem de sevdiğini kandırmaktadır belki de. Aslında bunu erkenden kabul etse, kendini ve diğer sevdiklerini severken otantik bir anlayış geliştirebilse uzun vadede daha pozitif sonuçlar üretebilecektir.

Mostar’la tanışmamız sırasında duyduğum bir hikâye uzun vadeli düşünme bağlamında önemli bir açıklık sağlayacak düşüncesiyle paylaşmak istedim. Şöyle ki, sevgililer sevgilerini göstermek için o köprüden aşağı atlıyorlarmış. Köprü de bir hayli yüksek hani. Bu yükseklik de zaten sevginin büyüklüğüne işaret olarak görülüyormuş. Açıkçası o zaman da oldukça saçma bir gelenek demiştim. Bir insan bir insana sevgisini ispatlamak için niye asıl sevmesi, değer vermesi ve koruması gereken kendi bedenine zarar verme ihtimali olan bir şey yapar ki? Yarın iki gün sonra benzer bir kanıtlama durumunda sevdiği kişiyi de tehlikeye atmayacağını kim garanti edebilir?

Küçük olmasına karşın o kadar büyük sevgi belirtileri varken, bir kadın niye sevdiğinden böyle bir delilik isteyebilir ki? Gerektiğinde ve zamanında küçük bir tebessüm, bir küçücük dokunuş ve yürekten bir söz bütün deliliklerin ötesinde anlamlar taşıyabilirken; bazılarımızın tuhaflıkları anlaşılırlığın sınırlarını zorlamaktadır. Bir kere sevgi yoğunluğu ve kendini ispat için öyle bir delilik yapan bir seven, kendi kıymetini, değerini ve sağlığını gereksiz tehlikeye atarken; yarın bir gün sevdiğinin, sevdiğini iddia ettiğinin kıymet, değer ve sağlığına ilişkin nasıl davranır dersiniz?

Kendini sevmek en önemli, en gerçek, en öğretici sevme pratiğidir. Kendini sevmeyen başka birini de sevemez. Kendine değer vermeyen başka birine de hak ettiği değeri veremez. Kendini gerçekten seven bir kişi Dr. Mavi’nin “bir insan başka bir insanın kalbini doldurabilir mi?” düşüncesinden hareketle bu gibi yanlış sevmelere önceden hazırlıklı olacak ve büyük olasılıkla da yukarıdaki örneklerde geçen pişmanlıklara gidecek yanlış sevme durumlarıyla karşılaşmayacaktır.

Tabi burada kendini sevmek derken kendine tapmak anlaşılmasın. Modernizmin her türlü tanrıyı yok sayarken kendini tanrılaştırması örneğinde olduğu gibi diğerlerine ilişkin yanlış ve aşırı sevmeklere karşı çıkarken kendine aşırı sevme gibi bir başka yanlış da ortaya çıkmasın. Orwell’ın Hayvan Çiftliği örneğinde olduğu gibi, bir yanlışa veda etme çabası daha büyük bir yanlışa bizi götürmesin. O anlamlı Hürriyet Kaside’sinde şair, “Ne efsunkâr imişsin ah ey didâr-ı hürriyet, Esîr-i aşkın olduk gerçi kurtulduk esaretten” ifadeleriyle bir yanlışı eleştirirken başka bir yanlışa girme durumunu ne de güzel anlatır. Bunlar da aslına bakılırsa birer okuma tecrübesi bağlamında bize rehberlik etme fırsatı olarak değerlendirilebilir.

Kendini bilerek, bilinçli olarak eksileri-artılarıyla seven, sürekli gelişme, öğrenme, hedefiyle yaşayan ve günün birinde sevebileceği bir hayat arkadaşıyla karşılaşınca ona gerçekten ”Candy’mi seviyorum” diyebilen olma temennilerimle..


26 Ekim 2015 Pazartesi

Küçük Prens Kitabı ve "tebessüm"

Tebessüm

“Bu çiçeği anlamak gerçekten çok güç” demişti ya o herşeyiyle hayat kokan güzel kitapta Küçük Prens; benzer güçlük durumları için benzer hisler paylaşılan bu yazı da, bu cümleyle başlasın.

Gerçek hayatta Küçük Prens saflığı oldukça nadir olsa da, çiçekler bağlamında anlaşılma güçlüğü görece daha çok denilir ya hani.. Her ne kadar çok olursa olsun, Küçük Prens’i “evcilleştiren” yani Prenses olan çiçeğin anlaşılamaması, Çiçeğin bambaşkalığından, bütün çiçekler içinde apayrı bir yeri oluşundan referansla bu yazının temel vurgusu olsun.

Bir Küçük Prens ifadesiyle, mürekkebe, kağıda ve gözlerinin kahverengine selam olsun. Umulur ki bir Küçük Prens saflığında bu selam, bir selamıyla baharı getiren Prenses kadar olmasa da, muhatabında tebessüm olsun. Ve dönsün de o tebessüm, kelebek etkisi mantığıyla birilerinin yüzünde binlerce tebessüm ve mutluluk oluştursun.

Bütün bu olsunlar içerisinde en çok olması istenen, Küçük Prens saflığı ve sabrı, bütün Çiçek isteyenlere, Çiçek sevenlere ve Çiçek tarafından evcilleştirilenlere örnek olsun.

Her türlü alınganlık, bencillik ve ilgilenilme isteği temelli tavır ve tutumlar Çiçek olmanın, Prenses olmanın, bir gerekliliği evet, o zaman Küçük Prens’ler buna hazır olsun. Olunacaksa Prens ancak böyle olunsun. Tamam her iki yönde de olsunlar sıralanabilir fakat olmak işin içine girmişse ilk önce sevgi, sabır ve anlayış olsun. Bütün bunlar olmak bağlamını ilk önce Küçük Prens yönünde yoğunlaştırıyorsa varsın ilk ordan olsun.

“sevgiyi sakın ihmal etme” diyen Martı Jonathan ve “sabretmek lazım” diyen Küçük Prens, Prens olmak isteyenlere rehber olsun.

Ve tebessüm dedik ya, hani şu bir selamla gelen, hani şu baharı getiren; zamanında, kararında, ölçüsünde, anlamlı ve değerli olsun.

Herkese her ortamda gösterilirken tebessüm, asıl sevilenden sakınılmasın. Olması gereken kişi, zaman, mekan ve ölçü unutulmasın. Öyle bir olsun ki, tam zamanında, hasrete çare olsun. Mesafelere merhem olsun. Yolculuklara hazırlık olsun. Ayrılıklarda, otogarlarda, havalimanlarında yokluğuyla ağırlaştırıcı değil, varlığıyla hafifletici olsun.

Ve son olarak, bu gibi güzel kitaplar ve yaşanan bireysel tecrübeler Küçük Prens ve Prenses’lere ders olsun..




Bir Öğrencinin Hayalinden Tutmak

Hayaller ve Paylaşmanın İnceliği Hayaller, insanın içindeki en güçlü motorlardan biridir. Kendi hayalini gerçekleştirmek için pe...