10 Mayıs 2017 Çarşamba

Ayrılık da sevdaya dahil..


Daha ileriye, en iyiye..

Daha iyisini istemek insanların ortak noktalarındandır. Bu istemenin vizyona dönüşmesi ise insanlar arasındaki farklılıklardan. Sonrasında bu vizyona ilişkin misyonlar belirlenmesi farklılığı daha da belirli hale getirenlerden. Tüm bunların hayata geçirilme çabaları ise insanlar arası en temel ortak farklılık.

Bir grup insan emeği öncelerken başka bir grup kolaycılığı önceleyebiliyor. Aynı isteme arzusu yöntem bağlamında farklılaşıyor. Ve sonrası, bireysel ve grupsal farklılıklar.

En iyiler ligi hangi alanda olursa olsun en temel yöntem olarak emek ve çaba ile beslenir. Şans ve benzeri istisnai faktörler, yöntemsel olarak kullanılsa da özellikle uzun vadede çalışmanın önüne geçmemeli. Vizyonunu “en iyiye” olarak belirleyen ve o yönde çabalayan her kim olursa olsun günün birinde hak ettiği dönütlere kavuşur. Doğa, kuralına göre oynayan herkese fazlasıyla armağanlar getirir.

Zamanın ruhu başlı başına bir armağandır aslında. Gelişen iletişim teknolojileri ile coğrafyanın, zamanın ve fiziksel uzaklığın esareti sona ermiştir. Vizyon ne ise ona uygun bir lig bulmak sadece bir “tık” yakınlığındadır. Dolayısıyla olunmak istenen “en iyi” için dünyanın her yerinden, her an çevrime katılınabilir.

Katılmak, en iyilerin olduğu bir ligde, birlikte yürümek için çok önemlidir. Ortak vizyonun “sürekli gelişim” ve “en ileriye, daha iyiye” olduğu bir lige katılım, bireylere ister istemez gelişme fırsatı sunacaktır. İster istemez derken, her bireyin gelişimi istemesinden öte bunu vizyona ve çabaya dönüştürememesi ifade edilmektedir. Bireyler iyi bir ligde, kendi potansiyellerini daha çok zorlama ve daha fazla keşfetme şansına sahiptir.

Futbol için konuşmak gerekirse, iyi bir futbolcu iyi bir takımda oynamak ister. Bu takımın iyiliği hangi ligde top koşturduğu ile doğru orantılıdır. Uluslararası liglerde sahne alma, o atmosferi soluma fırsatı bir oyuncu için ister istemez kendi potansiyelini zorlama ve dolayısıyla daha fazlasını keşfetme imkanları sunacaktır. İçinde bulunduğu lig bireye kendini keşfetme fırsatları sunar çünkü.

Okul da böyle değil mi? Gençlerimiz sınavlara bu nedenle çalışmadı mı? İyi bir okul iyilerin olduğu bir lig olarak görülmedi mi? En iyiler liginde olmak her öğrencinin hayallerini bir şekilde süslemedi mi? Evet, iyi bir okul hem öğrenme sürecinde hem de ileriki yaşamda bir etiket olarak vazgeçilmezdir. Okulun vizyonu aynı oranda olmasa da, her bir öğrencisine kendi rengine yakın bir renk olarak aksedecektir.  Tıpkı mutluluk gibi. Vizyon da bulaşıcıdır.

Vizyon bulaşıcıdır ama bireysel farklılıklar okul sonrası yine kendini hissettirecektir. Aynı vizyonu bir yönüyle kazanan öğrenciler iş hayatına atılınca içselleştirebildikleri kadar çaba ortaya koyacaklardır. Çabanın vizyonu tatmin ettiği durumlar olabileceği gibi çabanın yetersiz kaldığı örnekler de görülebilecektir. Birey burada doğal bir tepki olarak farklı yollardan çıkışlar arayacaktır.

Bir tarafta emek ön planda iken diğer tarafta başkalarının emeğini kullanma veya emek transferi ön plana geçmektedir. Burada dikkat edilmesi gereken iki farklı örneğin de istek ve vizyon ortaklığıdır. İki taraf da en iyiler liginde olmak istemekteyken, olma yöntemleri farklılaşmaktadır. Hatta bazı durumlarda hileye bile başvurulduğu görülebilir.

Yeşilçam arşivi hileye başvurma anlamında sayısız örnekler sunar. Köy örneğinde, köyden kente göç edenler örneğinde ve diğer birçok örnekte en iyiye giderken hile ve benzeri yolları kullanan karakterler yer almaktadır.

Hepimizin aynı sıralardan geçtiği düşünüldüğünde, yöntemsel farklılıklar için en anlaşılır örnek “kopya” olgusudur. Bir sınav vardır. Ve en iyi notu almak isteyen öğrenciler. Bu yarışta herkesin isteği ortak olsa da yöntemler farklı farklıdır. Bir öğrenci sabahlara kadar çalışıp emeği öncelerken, diğer bir öğrenci başka şekilde zaman geçirip kopyayı önceleyerek daha iyi notlar alabilmektedir.

Her iki öğrenci de “en iyiye” vizyonunu paylaşmaktadır oysa..

Sonuç olarak en iyiler liginde en iyilerle birlikte olmak önemlidir. Bu ligin üyeleri aynı yollardan geçse de aynı yöntemleri kullanmamıştır büyük olasılıkla. Ama böyle bir lige kadar yükselmiş bireyler bir şekilde kendilerini keşfetmiş kişiler olduğu için önemlidirler. Zaten bu liglerde farklı keşifler fırsatı bu şekilde ortaya çıkar. Aynı olay ve olguya iki birey ne kadar farklı bakıp ne kadar farklı yorumlayabilir onu öğrenme fırsatı. Bu ligde yarış da vardır, işbirliği de; yenmek de vardır yenilmek de ama her şeye rağmen öğrenmek her zaman. Bu bilinçle en iyilerden çok şey öğrenilebilir. Birey kendisini daha iyiye ve en iyiye böyle bir lig içinde daha iyi hazırlayabilir.

Bir şekilde ligin dışında kalındığı durumlar ise daha çok değer bilme fırsatlarıdır. Hayatın diğer liglerini de görme ve en iyilerin farkını bir kez de yokluğunda hissetme fırsatı.

Demiş ya şair, “ayrılık da sevdaya dahil”…


4 Mayıs 2017 Perşembe

İşte Gidiyorum


Hoşçakalın Mevsimi

Bir ağustos sıcağında zordu eşyalarımı toplamak. Nerden çıkmıştı bu taşınma işi. Tam da alışmıştım fakültedeki odama. Beytepe’de ilkgözağrımdı o oda benim. İstemeye istemeye taşınmak zorundaydım. Güç bela toparlanıp, parça parça eşyalarımı taşıdım. Kitaplar ağırdı.

En son eşyaları almaya geldiğimde Kazım Koyuncu’nun “işte gidiyorum” şarkısı dolanmıştı dilime. Çok duygulanmıştım veda ederken, oda arkadaşlarım, sekreter ablamız ve diğer tüm koridor sakinlerine. Oysa gittiğim yer sadece 500 metre uzaklıktaydı. Hatta bölüme daha yakın, daha kullanışlı bir odaydı. Danışmanımla daha yakın olma fırsatıydı. Yine de ayrılmak çok zor gelmişti.

Aradan bir hafta geçmeden, bambaşka bir şey oldu. Bir fırtına dolaşıyordu zaten uzunca bir süredir, en sonunda beni de içine aldı. Gitmek bu kez bambaşka koyuyordu yüreğime. Aniydi. Beklenmedik. Ve Kırıcıydı. Şimdi mayıs ayını yaşarken bile aradan geçen onca zamana rağmen anlatması hala zor. Bir hafta önceki ayrılık, duygulanma ve sitemin sözü bile olmazdı bunun yanında. Kazım Koyuncu’nun “Hoşçakal”ı bırakın mırıldanacak ne ses ne de soluk kalmıştı.

Hoşçakalın mevsimi bu kadar mı farklıydı?

Denildiği gibi sadece çantamı aldım ve başka hiçbir şeye dokunmadan kimseciklere de görünmeden evime, huzuruma geldim. Toplumsal korkunun zirve yaptığı bir dönemdi. Kime ne diyebilirdim. Zaten geçen bunca zamanda yaşadıklarım ve yaşadıklarımız bu sessizliği, suçlanmışlığı, korku ve yalnızlığı açıklıyordu.

Yol boyunca aklımdan geçenleri hiç açmamak en iyisi.

Eşime bile söyleyemedim. Düşünmek istiyordum bir müddet. Ne yapılabilir nasıl bir çözüm bulunabilirdi. Neyse ki üç gün sonra adımızı listeyle yayınladılar. Düşünmekten, kendi kendimi yemekten kurtulmuştum. Yaramdan değil, sorandan yoruldum der eskiler. Artık kimse sormuyordu. Kimse bir çözüm de arayamıyordu. Herkes kendince bir açıklama yapabiliyordu medyadan duyduğunca. Ne anlatacak bir şey vardı ne de dinleyecek olan biri. Zordu. Tek kelimeyle, tuhaftı.

Eylül serinliği ağustos sıcağından daha fazla yorarmış insanı. Bir eylül sabahı, ağustoslardan nisanlardan daha zor gelirmiş. Ve birkaç gün sonra eşyaları toplamaya giderken hissedilenler. Kapıdaki güvenlikçiden, bölümdeki çaycıya; bölüm hocalarından enstitü müdürüne herkes çaresiz ve üzgünüm derken, kırmamak için ellerinden geleni yaparken… Öyle bir ağırlık binmişti üzerime, içimde öyle bir yumru oluşmuştu, tam olarak anlayamadığım. Anlatamadığım. Kendiliğinden dökülen gözyaşları daha iyi anlamış sanırım ve anlatabilir.

Özellikle de yanında güvende hissettiği, sahiplenildiği ortamlarda. Böyle bir durumda çok da sahiplenilmiyormuş. Gözyaşı, anlamaya ve anlaşılırlığa sınırlı bir destek oluyor o nedenle. Yumru büyüdüğüne göre sanırım dökülmeyen yaşlar, içerilerde birikiyor.

Bu veda başka vedalara benzemiyor. Olabildiğince kısa sürede bitsin istiyorum. Bir an önce Beytepe sınırlarını çıkmak, rahatlamak istiyorum. En azından bölümü dışarı çıkmak, kaçmak, kurtulmak istiyorum. Bu yük epey ağır gelmiş anlaşılan, taşıyamıyorum. Kabullenemiyorum.

Şimdi bu satırları yazarken bile zorluk çekiyorum. Demek eylül serinliği daha çok yakıyormuş. Rüzgardan olsa gerek. Ağustos sıcağında taşınmak hatırladıkça mutluluk veriyor. Ama Eylül hala acı. Hala ağır. Hala yük.

Umut o ki, en zor zamanlar bir gün tebessümle hatırlanır. Ama o gün bu gün değil. Nasip. Belki o gün bambaşka duygularla, kelimelerle dile gelir hatıralar. Belki o gün daha çok olur anlayanlar. Belki o gün mutlu olur eş dost arkadaşlar.. Belki, yavaş yavaş dökülür yapraklar. Eskisi gibi, eylül yine romantik başlar..

Bir Öğrencinin Hayalinden Tutmak

Hayaller ve Paylaşmanın İnceliği Hayaller, insanın içindeki en güçlü motorlardan biridir. Kendi hayalini gerçekleştirmek için pe...