31 Aralık 2016 Cumartesi

Şu kar bi kalksın, şu kış bi geçsin, şu yağmurlar bi dursun, şu soğuklar bi sona ersin, şu vizeler bitsin, şu okul bi tatile girsin, hele bi atanayım...


Şu kar bi kalksın, şu kış bi geçsin, şu yağmurlar bi dursun, şu soğuklar bi sona ersin, şu vizeler bitsin, şu okul bi tatile girsin, hele bi atanayım, şu arabanın taksitleri bi bitsin de, çocuk biraz kendini toparlasın bakalım, şu olana kadar ben yokum, yaz gelmeden olmaz, şu olmazsa olmaz, bu olmazsa olmaz vesaire..

Kar, kış, dert, hastalık veya herhangi bir sıkıntı! Hepsi ama hepsi hayatın doğasından. Yaşam mutlulukla birlikte mutsuzluk, sevgiyle birlikte sevgisizlik, umutla birlikte umutsuzluk, sıkıntı ile birlikte ferahlık, sorunlarla birlikte çözümler taşır özünde. Hepsi de doğaldır.

Her ne kadar ikisi de doğal olsa da çoğunlukla insan iyi olanı ister. Mutluluk varken kim ister ki mutsuzluğu. Sevilmek varken sevgisizlik istenmesi ne kadar doğaldır?

Hal böyleyken bir türlü her şey iyi olamaz nedense? Herkes iyiyi istese de iyi kadar kötüyü de yaşamak da doğamızdandır. Hayatı dertsiz olan var mı? Veya mutsuzluğu tanımadan mutluluğu bilmek ne kadar mümkün? Savaşın olmadığı yerde barışın değeri anlaşılabilir mi?

İnsanlık ancak büyük savaşlardan sonra barışın değerini öğrenebilmeleri bunun kanıtı. Birkaç nesil sonra yeniden savaşa sürüklenmeler ise yine insanın doğasından. Barış zamanları insanlara zor günleri unutturur ne yazık ki. Gündüzün değerini bilmek için geceye ihtiyaç duyuşumuz da doğamızdan. Sağlığın değeri için hastalığa ihtiyaç duyuşumuz gibi.

Gece gündüzü, hastalık sağlığı, kış yazı ve mutsuzluk mutluluğu daha iyi anlamamızı sağlar demek. Peki, başka ne sağlarlar? Kış sadece yaz için mi? Mutsuzluk sadece mutluluk..

Her birinin kendi doğalarında bir yeri olmalı. Geceyi gündüzden daha çok seven insanlar var örneğin. Kışı yazdan daha çok sevenler olduğu gibi. Sıkıntılı zamanlarda daha çok yaratıcı fikirler üreten kişiler örneğin.. “Yumurta kapıya dayanınca” diye başlayan gerçekler kümesini kim yok sayabilir. Mutsuzken daha çok çalışan kişiler de var belki. Sadece gülmeyi değil ağlamayı da değerlendirenler ayrıca. Gündüzün yanında geceleri de değerlendirenler olduğu gibi.

Olmalıdır da. Birileri bir yerlerde olduruyorsa, bizim de oldurmamız için bir engel olmasa gerek. Kışı yaz bekleyerek geçirmektense kış olarak değerlendirmek neden olmasın. Yaz zaten gelir. Beklesen de beklemesen de.. Doğa okumalarımız bize kıştan sonra bahar ve yazın geleceğini hatta sürelerini bile öğretmiştir. Aşağı yukarı çok bir şey değişmeden takvimler değiştikçe kış yerini yaza bırakır.

Toplumsal olaylarda da benzer olarak toplum okumaları ile öngörüler yapılmaktadır. Birçok bilim dalı bu alana dönük çalışmalar üretmektedirler. Bir toplumun geleceği, geçmişi ve şimdi üzerinden üç aşağı beş yukarı okunabilmekte. Çoğunlukla da tutar bu gelecek projeksiyonları. Sıkıntılı günler ömürlük kalıcı değiller ya. İnsan gündelik sıkıntılara kapılıp kalarak yaşamı kaçırmamalı. Bir yandan da bu gelecek okumalarına odaklanıp bugünden kopmamalı. Gelecek zaten gelir. İş bugünü her şeye rağmen tadında yaşamak.

“Kaybolan yıllar” üretmemek için. Kimse kimseye bırakın yılları, kaybolan günleri bile geri veremez çünkü. Neden kayıp olarak yaşansın ki? Kışsa kış, dertse dert, geceyse gece..

Bir yandan yazı beklerken bir yandan da kışın tadını çıkarılabilir. Gündüz planları yaparken gece de güzel zaman geçirilebilir. Yaza merhaba derken daha güçlü haykırmak için kışa tebessüm edilebilir.






23 Aralık 2016 Cuma

Yalan!




Telefonda karşısındakine “Cansu ile Çayyolu’nda geziyoruz” derken aramızda iki metre yoktu. Ben Beytepe’deydim. Kulak, göz misafirliği ve şaşkınlık. Sonrasında kocaman bir düşünce. Yalandı çünkü, hem de gayet olağan söyleniyordu. Söyleyen de alışmıştı, yanındaki Cansu olmayı kabul eden de.

Alışmıştık ne yazık ki. Sadece bu iki öğrenci değil, toplum olarak yalanlara alışmıştık. Ailemize, arkadaşımıza, öğretmenimize ve aklınıza gelebilecek herkese kolaylıkla yalan söyleyebiliyorduk. Hiç düşünmeden hem de.
Yalanın ne kadar kötü olduğunu bilerek. Yalanın mutlaka bir faturası olduğunu bilerek. Sadece kendimizi kandırdığımızı bilerek. Her yalanın yüreğimizi biraz daha ağırlaştırdığını ve sessizleştirdiğini; kendimizi kendimize yabancılaştırdığını bilerek.

Kim veya ne için kime yalan söylüyorduk? En sevdiklerimiz ya da kendimiz bunu hak ediyor muyduk?

18 Aralık 2016 Pazar

anlaşılamamak


Anlatamıyorum kendimi dedi.

Anlamıyorlar mı? dedim.

Hayır, anlatamıyorum diye yineledi.

Yalnızlık ve sitemdi sözleri.

En çok da kendine.

Sessizce bekledim bir süre..

Sitem dolu cümlelere bir yenisi daha:

Niye insanlar çekip gidiyorlardı?

Anlaşılmak! dedim sonra, durdum derin bir nefes aldım

Anlaşılmamak mümkün mü? dedim.

Galiba doğru anlaşılmak ve doğru anlatabilmek,

Kendi olmak ve kendini bilebilmek.

Oysa ilk “ben kendimi bilmiyorum ki?” diye başlamıştık

Ve yine dönüp dolaşıp aynı yerdeydik:

Kimdik, nasıl tanımalıydık ve nasıl anlatmalı,

Ve en önemlisi nasıl yaşamalı..

Yaşamı da sözleri gibiydi muhakkak?

Aralardaki sessizlik mi yoksa bu sözleri bu kadar anlamlı yapan

Ben miydim yoksa o muydu sorgulayan?

Ben yardım etmeye çalışıyordum güya!

O ise yardıma ihtiyacı olan..

Anlatamamıştı yine belki kendince.

Kelimelerini seçerek,

Ve en çok da susarak..

Sessizliğin dedim ve o huzur veren dinginliğin,

Bir de o olgun ve ağırbaşlı cümlelerin.

Evet dedi, masum ve tüm varlığıyla bana dönerken.

Ha işte dedim bir de bu gerçekten dinleyen,

Değer veren gözlerin.

Geçti dedim, zaman artık başka arayışlarda.

Sende de bir gariplik yok anlaşılmamalarda da.

Zamanın doğasından olsa gerek bu tuhaflık.

Sanırım biz kendimiz gibi zamanın ruhunu da anlayamadık.

Anlayamadık, anlatamadık kendimizi kendimize.

Anlaşılamamak belki de az bile bize..


27 Kasım 2016 Pazar

Yanılmışlığın resmi


...

Yanılmak doğamızdan

Sevmek gibi, aşk gibi ve gülmek

Ölçmek biçmek ve değer vermek

En canlı renklerle çizilen bir tablo ilk zamanlar

Zamanla solması muhtemel

Ve ikisi de senin gerçeğin

Canlı renkler de solgun renkler de senden

Yanılan da yanıltan da sensin özünde

Gerçekler zaten gerçek

Yürek sızlar ara ara

Kızgınlık çoğunlukla kendinedir

Değil mi ki renkleri canlandırma da soldurma da senin elindedir

Ve tüm renkleriyle resim senindir

Her şeyiyle sana özgü ve özel

Değer verirken, gülüp eğlenirken

Kısacası daha az düşünürken

Şimdi düşünme zamanı, biraz geç olsa da

Dünü bugünü ve yarınları

Resim hala renkli, yanılmışlığın renkleri olsa da

Öğrenmek de doğamızda ya hani

Ve hayat bir yerlerde senin için saklar tüm renklerini

Şimdi yeni arayışlar yeni kararlar

Eski yanlışları yeni doğrular aklar

Temenni odur ki öğrenme gerçekleşmiştir

Hata ve doğrular net olarak ayırt edilmiştir

Çünkü ölçmek biçmek ve değer vermek de öğrenilir

Ve yanılmışlığın resmi güzel bir öğreticidir

İşin kolayına kaçmadan

Yanılmışlıktan öğrenilmelidir


13 Kasım 2016 Pazar

İdam ..



İdam ölüm cezası demek, ölüm de bir canlının hayatına son verme. Bir ceza olarak ölüm, bir insana verilebilecek cezaların en büyüğü (CEB). Doğal olarak bir insanın işleyebileceği en büyük suç sözkonusu. Öyle ya tüm cezalar gibi idam da suçun niteliğine göre.

Bir eğitimci olarak ilk baştan cezaya karşı olsam da toplumsal gerçeklik cezaları zorunlu kılıyor. Hukukun olduğu veya olmadığı fark etmeksizin her toplumda ceza var. Aslında ceza yaşamın doğasında var. Toplumların olduğu gibi yaşamın da yasaları var. Bu yasalara uygun olmayan her davranış ceza ile karşılaşacaktır. Dere yatağına ev yapma davranışı gibi..

Ceza doğamızda var demek ki. Bir insan olarak üzülsek de cezalarla yaşamayı öğreniyoruz. Doğa insana nasıl öğretiyorsa toplum da öğretiyor. Ne yazık ki toplum mayasındaki insandan mıdır nedir, doğa kadar net olamayabiliyor. Cezai pratiklere kişisel ve toplumsal değişkenler girebileceğinden toplumsal cezalar bazen doğal karşılanmayabiliyor. Bir deprem sonucu yaşamını yitiren yüzlerce kişi için depreme değil de müteahhitlere, yetkililere kızılması bundan dolayı.

Ceza için de bir kabul alanı vardır anlaşılan. Tüm tarafların karşılıklı iletişimi ile doğru bir ceza pratiği işletilebilir. Bir öğretmen için de, bir müdür için de ve hayatın her kademesi için de ceza gerçeği doğasına uygun ve kabul edilebilir hale getirilebilir. İdam da bu açıdan ele alınıp değerlendirilebilir.

Eskiden fiziksel ceza vardı okullarda, özellikle müdürlerden dayak yemeyen yok gibiydi. Hatta bazı öğrenciler müdür odasının daimi ziyaretçileriydiler. Dayak bir ceza olarak doğru veya yanlış bir dönemin bir gerçeğiydi ve doğal kabul ediliyordu. Şimdilerde ise dayak şöyle dursun öğrenciye dokunmak bile söz konusu değil. Ceza olarak dayak bugünün gerçekliğinde doğal kabul edilmiyor. Dolayısıyla zamansal bir görecelik var ceza konusunda. Dün doğal olan bir ceza bugün doğal kabul edilmiyor.

Zamansal göreceliğin yanında bir de kişisel görecelik eklenebilir. Müdür tarafından saatlerce dövülen bir öğrenci için alışkanlık olarak kabul edilebilir hale gelen dayak cezası, bir başka öğrencide bırakın saatlerce dövülmeyi, bir tek tokat karşısında kabul edilemeyiş sonucu çok ağır bir ceza olarak değerlendirilebilir. Bir tokat yiyen öğrenciye “haline şükret bak diğerini ne kadar hırpaladı” demek ne kadar anlamlıdır?

Doktora derslerinden birinde bir öğretmen arkadaşımız anlatmıştı, öğrencilere fiziksel ceza uygulanmamalı ifadesine karşı. Cezasız bir sınıf yönetiminin mümkün olmayacağını hatta bazı değişkenlere göre dayak bile atılması gerektiğini savunmuştu. Okulun sosyoekonomik çevresi ve aile eğitimi gibi değişkenler dayak gerçeğini zorunlu kılıyor demişti. Başka bir öğretmen de bu ifadeleri “ben cetvelle vuruyorum çocuk gülüyor meğerse ailesi hortumla dövüyormuş sonradan öğrendim” örneğiyle desteklemişti. Oldukça gerçek ve oldukça doğal bir paylaşımdı. Akademik olarak karşı çıktığınız bir dayak olgusuna gerçek yaşamdan örnekler veriyordu.

Öte yandan şu gerçeği de paylaşmadan edememişti. Aynı sınıfta bir öğrenci dayakla yönetilemezken bir başka öğrenci de küçük bir sözel uyarıdan saatlerce ağlayabiliyordu. Ceza kendi doğasına göre düşünüldüğü gibi cezanın etkileri de bireyin doğasına göre düşünülmeli demek ki. Dolayısıyla kimseye “haline şükret” dayatması yapılarak cezayı kabullenmesi beklenmemeli.

“Ölümü gösterip sıtmaya razı etmek” olarak da ifade edilebilen bu dayatma, bireysel farklılığa bir hakarettir. Her bireyi kendi bireyselliğinde ele alamadığımızın mazereti olmamalı..

Bir yerde idamı tartışırken, psikolojik ve sosyolojik olarak öldürülen insanları unutmamalı. İdam yani ölüm cezası kuşkusuz en ağır ceza, cezanın doğasında. Bireyin doğasında ne peki? Bir öğrenciye verdiğiniz ceza ile onun doğasını, geleceğini yok ettiğinizi ve aslında onu öldürdüğünüzü nereye koyacağız? Bu da bir tür idam değil mi? Ya da hak etmediği bir suçla cezalandırılan bir kişinin kendi ve aile sağlığını; psikolojik ve sosyolojik sorunlarını ve intihara kadar gidebilecek sonuçları ölüm bağlamında nereye koyalım? Bunlar da bir tür idam değil mi? Bir insanın yıllarca biriktirdiği itibarını, kariyerini ve huzurunu öldürmek..

Ölmek doğamızda var bu doğru da, öldürmek de doğamıza alıştırıldı. Ölümün her türlüsü üzücü olmakla birlikte somut bir gerçek olarak hayatın içinde. İletişim, kardeşlik, akrabalık, dostluk, emek vesaire ölüm gerçeğinden nasibini alanlardan sadece birkaçı. Tüm bu ölümler karşısında vicdanların ölmemesi ise temenni ve umut olarak bir kenarda dursun.


5 Kasım 2016 Cumartesi

Kutluhan


Kutlu bir kasım Ankara sabahı

Gözler umuda eller duaya açılır

Havada ne yapacağını bilememe kararsızlığı

İki genç insan mutluluğa hazırlıksız yakalanır

Ağlamayan çocuğa meme vermezler - Okul Sarılığı



Bir atasözü üzerine düşünmek zamanı şimdi. Gelin birlikte düşünelim. Diyor ki bu atasözü, sesinizi yükseltmezseniz kimse size hakkınızı vermez. O nedenle sesinizi duyurmalı, hakkınızı aramalısınız.

Bir sınıf örneğinde ele alırsak eğer, öğrenciler öğretmen ve yöneticilerden ne istemesi gerektiğini bilmelidirler. Gerektiği yerde ve uygun bir şekilde bu haklarının peşinde olmalı ve etkili bir akademik gelişim için bu haklarını kullanmalıdırlar. Tıpkı hastanelerde yer alan “hasta hakları” gibi öğrenci hakları sınıflara ve koridorlara asılabilir. Öğrenci sadece haklarını değil sorumluluklarını da öğrenmeli ve ona göre bir hayat pratiği geliştirmelidir.

Öğrenmediği durumlarda “toplumsal sarılık” hastalığı riski kaçınılmazdır. Hakkını bilmeyen ve isteyemeyen dolayısıyla da kendi kendini zehirleyen bir toplumsal hastalık. Tıpkı bebeklerin ilk haftalarda karşılaşma riski olan sarılık gibi. Ağlamayan bebeğe meme vermemenin ne kadar tehlikeli olduğu söylenir doktorlarca. Atasözü bu ilk haftaları kapsamamaktadır öyleyse. Özellikle erken doğan çocuğa, çevre adaptasyonu oluşamayacağı için ağlamasa da meme verilmelidir.

Öğrenci için de benzer durum söz konusu. Erken başlayan öğrenciler, sosyallik bağlamında geç kalmış öğrenciler okul yaşamının ilk haftalarında sarılık riski altındadırlar. “okul sarılığı” olarak ifade edilebilen sorun, öğretmene önemli bir sorumluluk vermektedir. Değerli öğretmenim lütfen okulun ilk haftaları öğrenciye ilgili ol. O istemeyi, hak talep etmeyi, neyi nasıl yapması gerektiğini bilmediği zamanlarda sen onun bu çaresizliğini etkili yönetmelisin.

Yönetemediğin durumlarda ne olur, öğrencin içine kapandıkça kapanır. Çok başarılı bir öğrenci olacakken vasatı bile geçemez. Ve ne yazık ki bir öğrenci, bir gelecek farkında olmadan katledilmiş olur. Ve sen de bunun farkında değilsindir. Çünkü “okul sarılığı” daha önce duymadığın bir kavram. Ayrıca okul değişimi ile yeni bir okula başlama durumu da okul sarılığı riski taşımaktadır. Inside and out filminde geçen nakil öğrenci örneği tam da buraya örnek verilebilir.

Küçük bir dikkatsizlik bir geleceği mahvedebilir. Dikkat et sevgili öğretmenim.

Ve bu şekilde topluma çıktı veren okulların ürünü bir toplum, haklarını ve sorumluluklarını ne kadar takip edebilir. Ne kadar arayabilir. Neye nasıl direnebilir. Sağlıklı bir toplum hayali henüz yolun başında zarar görmüştür. Sadece okul da değildir risk altında olunan. Toplumun birçok kurumu bu tehlikeyi taşır. İşyerinde, hastanede, minibüste ve benzeri ortamlarda kişi hak ve sorumluluklarını arayamaz. Sınırlarını bilemez. Ve toplum tedirgin yaşamak zorunda kalır.

Örnek vermek istemedim ama her gün gazetelerin üçüncü sayfalarını işgal eden otobüste şiddet, hastanede şiddet, iş yerinde taciz, öğrenci yurdunda bilmem ne gibi bir sürü cinnet haberi buraya örnek verilebilir. Hak ve sorumluluklar öğrenilmemiş ve yaşam sorunlu devam etmektedir. Okul sarılığı veya başka bir toplumsal sarılık beyinlere kadar işlemiş ve zarar vermiştir.

Keşke ağlamadan da meme verilebilse ilk zamanlar. Ağlamayı öğrenene kadar.

Ağlamayı öğrenene kadar diyorum çünkü, çok fazla ilgiyle “Oblomov”lar üretme riski de var. O da bir toplumsal hastalık. Ne yazık ki ondan da çok var toplumda.

Bu yazıda bir toplumsal gereksinim olarak, çok değerli bir atasözüne dikkatleri çekmek istedim. Toplumun bu atasözünün bilincine gereksinimi açık bir gerçek. Gerçek demokrasi ve gerçek özgürlük yaşantıları üretebilmesi için bilinçli bir toplum hedefleyen bu söz tüm insanlığın ortak gereksinimi. Sadece bazı durumlar için ağlamadan da meme verilebileceği bu yazının temel vurgusu.  İstemek de, hak talep etmek de öğrenilir çünkü. Ve tüm öğrenmeler gibi doğamızda da vardır özünde.

İlginçtir ki önce bu doğal istemeyi, merakı körelten; sonra da niye yok diye öğretmeye çalışan bir eğitim sistemimiz var.


31 Ekim 2016 Pazartesi

Fikri hür, vicdanı hür ve irfanı hür..



Bir öğretmen olarak düşünce, vicdan ve irfan özgürlüğüne değinmek istedim. Bu üçünün de hep birlikte ve sürekli hür olmadığını belirtmek isterim öncelikle. Hayat belki başlı başına bir özgürlük mücadelesi. Ve zaman zaman yenilmek doğamızda var. Yenilgilerimizin kazandıklarımızdan az olması tek tesellimiz. Eksiğiyle gediğiyle özgürlük dediğimiz işte bu. Doğal olan da bu zaten.

Orwell, 1984 örneğinde düşünce özgürlüğü mücadelesini anlatır. Her ne kadar roman gibi okusak da gerçek bir mücadeledir. Her dönem de var olmuştur. Olacaktır da. Her ortamın kameralarla donatıldığı, teknolojik gelişmelerle özelin neredeyse kalmadığı günümüz koşullarında düşünce özgürlüğü mücadelesi daha da zorlaşmıştır. İnsan kalitesinin gelişen teknolojiyle aynı oranda gelişmemesi de ayrı bir sorun olarak karşımızdadır. Her teknolojiye erişebilirken sınırların bilinmemesinden kaynaklı sorunlar düşünce ve yaşama özgürlüğüne kısıtlamalar getirmektedir. Her bir teknoloji özünde özgürlük amaçlıyken, birilerinin elinde ne yazık ki esaret aracı olarak kullanılmaktadır.

Dostoyevski’nin Rodya örneği ile de vicdan özgürlüğü mücadelesidir. Bir süreliğine mantığımız bizi ikna etse de vicdan alttan alta kendini hissettirecektir. Biz ilk anda fark etmesek de. Yapıp ettiklerimiz ve görüp işittiklerimiz vicdan özgürlüğümüzü etkiler. Bir çocuğun çaresizce ölüme terk edilişine şahit olurken vicdanımız özgür kalabilir mi? Bir masum suçsuz yere ceza alırken sessizliğimiz vicdanımızda nasıl yankı bulur acaba? Kalbini kırdığınız bir insan o gece uyumadan önce vicdanınızı meşgul etmeyecek mi? Yolda araba tarafından katledilen bir canlı oracıkta artarda çiğnenirken vicdan özgür mü dersiniz? 

Oblomov ve Stoltz örneğinde irfan özgürlüğü mücadelesi ele alınabilir. Aslında bu sadece bir örnek, okuduğumuz, izlediğimiz ve takip ettiğimiz tüm medya bileşenleri bir yönüyle irfan özgürlüğü çabamıza örnek verilebilir. Olay ve olguları anlama biçimimiz ve bunun belirleyicileri irfan özgürlüğümüzün göstergeleridir. Haberlerde duyduğumuz olayların gerçekliğini izlediğiniz kanalın gerçekliğinden ayırabiliyor musunuz? Medyanın manipüle gücünün farkında mısınız? Dinlediğiniz bir dersi öğretmenden bağımsız evde araştırıyor musunuz? Cümleleriniz, yorumlarınız ve kararlarınız başkalarına aitken nasıl irfan özgürlüğü iddia edebilirsiniz?

Dolayısıyla ortalama bir özgürlük yaşadığımız söylenebilir. Tam anlamıyla fikri hür vicdanı hür ve irfanı hür olmak ne yazık ki bir şekilde engelleniyor. Bu kıt özgürlük gerçeğinde olabildiğince özgür yanımızı artırmaya çalışmaksa en ideali. Mücadeleye devam..


26 Ekim 2016 Çarşamba

mutlulukla mutlu olabilmek



Mutluluk doğamızda var

Diğer sayısız varlık gibi

Keşfedilmeyi bekleyen ya da yanlış keşfedilen

Yeniden keşfedilmesi tüm zorluğuyla gerekli olan

Yanlış keşfedilmesi de doğal bir bakıma

Neye göre kime göre mutluluk

Herkes kendi yaşantılarıyla tanır ya kavramları

Herkesin mutluluğu farklıysa, yanlış neye göre

Aristo “insan iyiliği” demiş mesela

Bir başkası “iyi giden-mamur insan”

Hedonikler de “haz” merkezli

“Yaşam doyumu” diyen de var bir hayli

Ve son olarak “öznel iyi oluş” hali

Hislerle, algılarla ilgili anlaşılan

Daha doğrusu kişilere ilgili

His ve algı en çok kişiye bağlı değil mi?

Velhasıl mutluluk ilk olarak selfie

Bu selfienin ne kadarı doğuştan ne kadarı yaşantı peki???

Genetikse de aile yaşantı ise de

7’ye kadar kazanılan duygular devam eder ya 70’de de

Benim yine umudum öğrenmede

Öğrenme de her an yaşamın içinde

Yanlış da doğru da öğrenmek için

Belki de mutluluktur özünde mutsuzluk bildiğin

Mutlulukla mutlu olabilmek bir uzmanlık alanı

Bir şeyin mutluluk oluşturma oranı sana bağlı

Kaybedince anlaşılan mutluluklar birer mutluluk öğrenmesi

Anna Karenina sanma ki bir şehir efsanesi

Mutlu aileler de mutsuz aileler de kendine özgü

Keşfetmek ve üretmek gerek her an yeniden bu özgünlüğü

Mutlulukla mutlu olmak ve paylaşmak

En küçük mutluluk fırsatını bile kaçırmamak

Mutluluktan bile mutsuzluk çıkarmak ve hayatı zorlaştırmak

En küçük mutsuzluğa odaklanıp mutluluğunla rezil olmak

Her ikisi de mümkün ve her ikisi de çok yakın

Kendini sütten çıkmış ak kaşık sanma sakın

Sen de ben de biz de bir şekilde mutluluk israf edilmiştir

Sözlerimde amaç gelecek mutlulukların kurtarılması içindir

İnsanız hepimiz geç kalabiliyoruz, yanılabiliyoruz

Kıymet bilmek için bazen kaybedene dek bekliyoruz

Hem kendimize hem de sevdiklerimize zarar veriyoruz

Önce kendimiz ve hepimiz için yetsin artık bu zulüm

Mutlulukla mutlu olmak, mutsuzlukta bile mutluluk aramak benim çözümüm












23 Ekim 2016 Pazar

“Nasıl bir inatsa bu yaşamak”


 
“Mustafa İnan ölseydi bilim hayatımızda büyük bir boşluk olacaktı”

Bu ifadeler o güzel romandan. “Bir bilim adamının romanı”, bugünlerde yeniden okunanlar arasında.

Gerçekten ölmeleriyle hayatı eksik bırakacak insanlar iyi ki ölmemişler. Bu zenginlikleri bu kalitede romanlaştırmak da ayrı bir iyi ki. O nedenle ölmemeli bilim insanları. Ölmemeli bütün insanlar. Zenginliklerin yerini boşluklara bırakmamalı. Bırakmamalı ki bu güzel romanlar umudu taşımalı bırakmamak isteyenler için.

Dolayısıyla yaşamalı geleceğin Atay’ları için. Bir gün gelir bir Oğuz anlatır; iyi ki der, ölmemiş. Ve sen de iyi ki dersin ölmediğine…

İyi ki, okumalarına devam etmiş. İyi ki umudunu hiç kaybetmemiş. Gece gündüz demeden çalışmış. Bu ülkeye ve insanlarına inanmış… iyi kiler devam eder karşılıklı.

Bütün ağırlığıyla sıkıntılar elbet yorar yüreği. Olgunlaşır erkenden.

Ağırbaşlı ve durgun bir kişiliği de bu sıkıntılarla açıklar. Belki de her şey açıktır.

Ölmemeli onun için. Ve öldürmemeli.

Ayfer Tunç’un Dünya Ağrısı’nda dediği gibi, tüm ağrılarına rağmen inadına yaşamalı.

Nasıl bir inatsa bu yaşamak..


10 Ekim 2016 Pazartesi

İnsansız dünya gerçeğinde Robotik


“İçine çekildiğim dünya dışımda bıraktığım dünyadan daha gerçek” düşüncesiyle gerçeklikten kopmak..

Bir roman okurken, bir film izlerken ya da bir oyun oynarken bir başka dünyanın içine çekiliriz. İsteyerek yaparız bunu ve çoğu zaman da gerçek hayatın karmaşa, dram, stres, yorgunluk, ağırlık, kalabalık ve vesairesinden kurtulmaktır hedefimiz. Bazen de istemeden de olsa dış etkenlerle sanal bir gerçeklikle uğraşırken bir dünyanın içine çekiliriz. Gerçeklik ve sanallık arakesitinde kalmış bu dünyalar bizi alıp götürür kendi gerçekliğine. Sonuç olarak biri gerçekten gerçek diğeri de sanal gerçek olmak üzere iki gerçek olsa da ayırt etmek zorlaşıyor.

İlerleyen teknoloji sanal gerçekliği daha da gerçeğe yaklaştırırken bir yandan da gerçeği de hızla geliştirmektedir. Bir anlamda gerçek de sanallaşmaktadır denilebilir. Dolayısıyla geleceğin bireyleri için işlerin kolaylaştığı ile zorlaştığı söylemi birlikte gelişmektedir.

Son günlerde tanıklık ettiğimiz Pokemon Go’da sanalın gerçekliği ile insansız hava araçlarındaki gerçeğin sanallığı aynı anda gerçekleşmiştir. İki yönde gelişen teknoloji de desteklenmekte ve çok geniş bir talep görmektedir. Talep arz dengesi ilerleyen zaman için öngörüleri artırmaktadır. Geleceğe ilişkin birer ipucu olarak insansız arabalar ve işçisiz fabrikalarla aynı anda gerçekmiş gibi sanal teknolojiler hayatımıza girmektedir.

Dolayısıyla hayatlar bu süreçten etkilenmektedir. Bu etkinin pozitif yönünü öne çıkarmada Robotik Okuryazarlık kavramı konuşulmaktadır. Mekanik ve elektronik son teknoloji ürünleri ile insan arasında olumlu bir etkileşim için bu okuryazarlık üzerinden bir çıkış yolu aranıyor. Sonuç olarak kimse ilerlemeyi durdurmak istemeyeceğine göre bilinçlenmek ve pozitif kullanım daha mantıklı. Tıpkı küreselleşme tartışmaları gibi.

İşin gerçeğine bakılırsa Robotik Okuryazarlık da Medya Okuryazarlığı gibi sadece bir grubun çabasından öteye gitme şansına sahip değil. Çünkü gücü elinde bulunduranlar her şeyi manipüle edebilme becerileri ile bunun da hakkından gelirler. Yaptıkları yapacaklarının teminatı çünkü.

Dışarda bıraktığımız dünyayı o kadar istila ettiler ki, içine çekildiğimiz dünyanın güzelliğini bile göremez olduk. Hatta içine çekilecek dünya da bırakılmamış olabilir.  Sonuç itibariyle o dünyayı da birileri manipüle etme gücüne sahip. Çünkü kitaplar, televizyon, internet vb tüm medya bileşenleri birilerinin ürünleri. Ve hepsi de akıllı olma yolunda. Ve insansızlaşma..

İnsanlara kalan ise sadece tüketmek ve seyirci olmak. Akıllı cihazları üretenler böyle istiyor çünkü. Her şeyi akıllı yaparken ve insansızlaştırırken, insanın aklına ne gerek olsun ki? O zaman ilk hedef insanın aklından kurtulmak, düşüncesizleştirmek; bir başka ifade ile yok etmek. Düşünmeyi yok edemediğine göre yön değiştirme yöntemine başvurabilirsin.

Düşünür ama sana bir zararı olmadan. Hatta ondan bile kar elde edebilirsin. Selfie düşünme ile sadece kendini düşünen bireyler bu bağlamda ele alınabilir. Teknolojik ilerlemelerin sadece iyi yönlerine odaklanan, bundan bir şekilde karı da olan kişiler yine bu bağlamda düşünülebilir. Bu kişilerin manipüle ettiği saf insanlar da bir şekilde düşüncelerini birilerine koşulladıkları için zararsızdırlar. Hatta bunlara karşı bilinç geliştirme çalışmaları bile bunların değirmenine daha fazla su taşımaktadır. Evet, robotik okuryazarlık diyenler, yazıp çizerek bilinçlenme çabasında olanlar da bu kapsamda değerlendirilebilir.

Reklam reklamdır sonuçta.

Belki de bu yazıyı yazarken bile gerçekliğimden koparak sanal bir gerçekliğe kapılmış olduğum söylenilebilir. Belki de zaten dış gerçeklik rahatsız ettiği için yazmışımdır.

6 Ekim 2016 Perşembe

Hayal Kırıklığı


İstenmeyen bir duygu durumunu ifade etmek için kullanılan sözcük öbeği. Bir beklentiniz varsa birinden, bir çalışmadan ya da gelecekten ve karşılanmadıysa, boşa çıktıysa, doğal olarak hayal kırıklığı ortaya çıkacaktır. Şiddeti kişiye, beklentinin büyüklüğüne ve duruma göre değişmekle birlikte her birey en az bir kez bu duyguyla tanışmıştır.

Kişisel tecrübe yanında sayısız roman ve film de bu duyguya tercüman olmaktadır aslında. Daha küçük yaşlarda okumamız için gözümüze sokulan kitaplardan bir tanesi (Great Expectations) tamamen  beklenti, umut, burukluk, hayal kırıklığı üzerine kurgulanmıştır. Romana ne gerek var aslında, hayal kırıklığı bu coğrafya insanı için olağan bir duygu olagelmiştir.

İnsana verilen daha doğrusu verilmeyen değerin sonucu beklentiler çoğu kez beklenmediklerle boşa gidebilmektedir. Dolayısıyla böyle bir sistem içerisinde hayal kırıklığı da doğal karşılanmalıdır bir ölçüde. Sıklıkla karşılaşma olasıdır kırklıklarla ve empati yapma yeteneğimiz, pratiğimiz de bir hayli gelişmiştir.

Filmlerdeki burukluklara gözyaşlarıyla eşlik edişlerimiz, film sahnelerindeki hayal kırıklıklarınında kendimizinkileri buluşumuz bir bakıma hep bundandır. Ya da yabancı maçları izlerken çoğunlukla yenilen takımı tutuşumuzda bu duygunun izlerine rastlanılabilir.

“Bir yanımız hep buruk kalmıştır” anlaşılan. Ama yine de “bir kafiye tutturabilme” yeteneğimiz de takdire şayandır. Değişime uyum mu dersiniz, beklentisizlik mi; plansızlık mı ya da bıkkınlık mı bilemedim de ben, ortada bir alışma sözkonusu olduğu bir gerçek.

Şaşırmıyoruz nedense. Şükür hali midir yoksa boşvermişlik hali mi orasını gerçekten bilmiyorum. Yoksa çok mu profesyoneliz onu da bilemedim. Yazarın, “Her şeye hazır bulunan ve kimden ne geleceğini bilen bir kişiyi sarsmak mümkün müdür?” ifadeleri düşünülürse profesyonel bir hazırbulunuşluk çıkabilir ortaya. Ama ben yine de pek emin değilim.

Emin olduğum şu ki, oturduğun yerden hayal kırıklığı olmuyor. Öncelikle bir hayaliniz ve ona ilişkin beklenti oluşturacak çabalarınızın olması gerekli. Ve sonra da yaşamak..

Örneğin Mecnun sevmeseydi Leyle’yı ya da Merzifonlu kuşatmasaydı Viyana’yı hayal kırıklığı ortaya çıkabilir miydi? Demek ki hayatın içinde olmak gerek. Ve doğal olarak hayattan beklentilerimiz..

Hayat beklentilerimize cevap vermedikçe bir kırık daha eklenecek hayallerimize. Biz de her kırığa çareler arayacak ve mücadeleyi bırakmayacağız. Her ne olursa olsun can sağlığı olduğu sürece bir çare olduğu inancıyla kırıklar üst üste gelse de dayanacağız.

Kuşkusuz her bir burukluk bir ukde (düğüm, yumru) olarak kalacak içerilerde bir yerlerimizde. Sesimizi soluğumuzu bile kesecek kadar bazen. Uykular kaçıracak kadar. Saçları, beyazları vesaire zaten söylemiyorum..

Ha denilebilir ki çözüm mü tüm bunlar. Kesinlikle değil.

Çözüm ne peki? Valla o kişinin kendi içinde. Herkesin çözümü kendisinde. Diğerleri ise sadece tavsiye..

Nasıl ki mutluluk doğal bir duygu ise hayal kırıklığı da doğal bir duygu olarak görülmeli. Kolay olmasa da bir şekilde kabul edilmeli. Kabul edilmese de ortada bir gerçek olarak istenmeyen durum durduğu sürece ne değişecek ki? O nedenle gerçekçi olmalı, duygusal zekamız disipline edilerek ukdeye değil de çözüme; “ne yaptım ben”e değil de “ne yapabilirim ben”e odaklanılmalı.

Bu hayat bizim. Ve sağlık en temel gereksinimi geleceğimizin. Boşa giden tüm beklentiler, yapılamayan her şey gün olur geri döner de; bu günler, bu sağlık geri dönmez hiçbir zaman. “bu böyle olmayabilirdi” diyerek depresyonuna mantık üreten Raif bey örneği gibi koskoca bir hayatı içe kapanarak geçirip de yolun sonunda “yazık” demektense; bir an önce “olan oldu işimize bakalım” diyerek hayata devam edebilme neden tercih edilmesin ki?

Karar senin, benim onun.. Herkes kendi cennetinde ya da cehenneminde!




1 Ekim 2016 Cumartesi

Bir vatanseverlik borcu..




Sayın Cumhurbaşkanımız böyle ifade etmişlerdi. “Bir vatansever” olarak tüm Türkiye’nin tanıdıkları FETÖ’cüleri ihbar etmesi isteniyordu. Öyle de oldu. Hatta tarihi ihbar rekorları bile yakalandı. Millet liderine ve onun isteklerine bir kez daha sahip çıktığını ortaya koymuştu.

Sahip çıkılmak ne güzel bir duygudur kim bilir. Özellikle de böyle asil bir millet tarafından sahip çıkılmak. Bu bir başarıdır aynı zamanda ve gurur kaynağı. Hem millet hem de liderimiz için.

Özellikle en zor zamanlarda insan arar böyle bir sahip çıkılmayı. Hem de öyle çok büyük çaplı da değil, bir çocuk için anne sıcaklığı gibi.. Bazen de bir öğretmenin zor durumda kalan öğrencisine sahip çıkması gibi. O kadarcık yani. Kişinin yalnız olmadığını, en azından yapayalnız kalmadığını, düşünebileceği kadar..

Zordur çünkü. Düşmeden anlaşılamaz. Empatiyle açıklanamaz. Şairin “Düşme” şiirini yıllarca empatiyle dinlemiştik ya hani... “Dostluk, arkadaşlık kısacası hayat yeniden şekillenir” derken bu kadar olacağını nasıl düşünebilirdik ki?

Oysa “bir vefa borcu” olarak, onca yaşanmışlığa, bir şekilde düşen tanıdıklarımıza, tanıdığımız kadarıyla bu böyle değildi, onlardan uzaklaşmıştı, onlara karşı duruyordu, onlarla ilişkisi kalmamıştı, demokrasinin ve ülkenin yanındaydı, ihanet değil ibadet düşüncesindeydi ve benzeri ihbarlar yapılamaz mıydı?

Bu da bir ihbar değil mi sonuçta? Belki de pozitifliği ihbar denilebilir bu durum için. Sonuç alınır veya alınmaz, “benim tanıdığım filanca bunların hiçbir kötülüğüyle ilgili olmamıştır, olmuşsa da saflığından olmuştur, ülkeye ve milli iradeye karşı değildir” ifadesi pozitifi ihbara örnek olarak düşünülebilir.

Bu beklenmedik davranış, evet bu konjönktürde tam olarak beklenmedik kavramıyla açıklanabilir, sahip çıkılma adına, bir çocuğun annesini görünce ağlamaya başlaması gibi gözyaşları ile karşılık bulacak ve umut bir an olsun nefes alacaktır. Umut adına bir martı olarak da ifade edilebilecek böyle bir davranış bir yerlerde sonbahara dönen mevsimi yeniden bahara döndürebilecektir.

Kocaman bir teşekkür ve tebessüm vefa abidesi güzel insanlara.

Varlığınıza sağlık!




30 Eylül 2016 Cuma

CEZA VE SUÇ


Bir Rodya Raskolnikov hikayesi vardı; bilmem kaç kez okunduğu halde, her defasında bir başka yerlere götüren. Bugünlerde gündemimi o kadar kapladı ki, bir kez daha okumadan edemedim. Ve yazmadan..

Yazara diyecek yok. Gerçekten mükemmel bir roman. Baştan beri suçu ve suçluyu bilmemize rağmen o kadar önyargısız ve çok yönlü sürdürüyor ki diyalogları, adeta adaletin tecellisini zamanda ve kamu vicdanında sağlama çabası hissediliyor. Dolayısıyla suçluya da kendi suçunu kabul ettirmeyle sonuçlanan bir süreç, okuyucuyu da incitmiyor, kafalarda soru işareti bırakmıyor.

Kuşkusuz, vicdan ve mantık arakesitinde kendini bir insanı öldürmek gibi bir eylemin suç olmadığına hatta topluma fayda sağlayacağına inandırmış Rodya’nın işlediği suçu kabul etmesi kolay olmayacak. İşin özünde ise gerekçesi her ne olursa olsun, bir insanı öldürmek en büyük suçlardan. Rodya da bunu anlayacak ama biraz geç kalarak.

Demek ki bir bireyin (Rodya) mantıksal çıkarımı ile (cinayetin masumlaştırılması) bir eyleme suç veya değil denilemez. Denilmemeli. Denildiği takdirde ilerde geç kalınmış bir anlaşılma ve geri dönüşü olmayan haksızlıklar üretilmiş olacak çünkü. Bir başka ifade ile bir şeyin suç olup olmadığı ya da bir kişinin suçlu olup olmadığı enine uzununa düşünülmeden eyleme geçilmemeli. Rodya’nın vicdanında mahkum olması gibi; kendi vicdanında ve toplum vicdanında mahkum olmamak için bu konu çok hassas.

Belki de bir Razumihin gereklidir her birimize!

Özellikle Rodya’nın içinde bulunduğu toplumsal ve psikolojik hastalıklı durumlar için. Romanın arka planında yazarın çok özenle resmettiği bir toplumsal buhran kendini hissettirir. Bir bakıma Rodya bu toplumun ürünü de denilebilir. Bu şekilde toplumsal çok yönlü sorunların olduğu dönemlerde psikolojik sağlığın korunması ve doğru kararların verilmesi oldukça zor. Tabi ki kişisel faktörleri de yok saymamalı.

Ve zaman faktörü de bir yerlerde durmalı. Çünkü gerçek adalet zaman gerektiriyor. Rodya’nın mantıksal çıkarımı ile verdiği “bir kişiyi öldürme” hükmü zaman içerisinde kendi ve okurların vicdanında yanlışlanmıştır. Gönül ister ki kararlar zaman içinde, yanlışlığı doğruluğu netleştikten sonra verilsin ve kimseye yazık olmasın. Maalesef ki romanda böyle olmadığı gibi gerçek hayatta da böyle olmuyor. Birilerine hep yazık oluyor.

Önce ceza, hem de en ağırıdan, sonrasında ise suçun-suçlananın-suçlayanın-vesairenin birbirine korku içinde yaklaştığı bir garip yaşantı..

Kısaca “Ceza ve Suç” da denilebilir.

25 Eylül 2016 Pazar

Ayrılık Ateşi

Hasret var şimdilerde
O kadar karmaşa içerisinde
Bir şekilde önceliyor kendini
İnsan aşkla sevmeliydi ya işini
Öyledir ya hani bütün efsane âşıklar
Ayrılıkla bir şekilde tanışıklar
İşte şimdi efsane olma fırsatı
Ne ekmiştik ki, bu neyin hasatı
Sevmek suçsa şikâyetçiyim kendimden
Af dilerim uykusuz geceler için gözlerimden
Fazladan okuduğum 5 buçuk yıldan
Akademide geçen stresli, yorucu anılardan
Fakat suç değilse ki değil bence
Aşıkmışım hem de ben, kendimce
Gece gündüz demeden öğrenmeler
Öğrenirken bir yandan da öğretmeler, üretmeler
İş anlamlılığı, iş doyumu ve öznel iyi oluş hali
Bunlarla örülüymüş meğer aşkımızın temeli
Farkında olmadan bağlanmışız birbirimize
Birçok ürünü de şahit tutmuşuz birlikteliğimize
Nadir, ender, farklı bir yönetimci
Tanıyan herkes bu aşka şahit, seyirci
Lakin ne gelir elden her yer sessizlik
Bir korku var toplumda, tuhaf bir belirsizlik
Tüm bu sessiz çığlıklar umut adına
Tebessüm üretmeli aşık ve aşkına
Ve bir öğrenme, yarın için
Arkadaşlarınızı bir daha düşünerek seçin
İnsan kalitemiz tüm açıklığıyla ortadayken
Bu gerçeğe gözleri kapamak da neden
Aşkından da ayırırlar insanı, umutlarından da
İz olarak bile kalmazsın hem de vicdanlarda
Ey, başkaları iş dese de, benim aşkım
Affeyle, bilemedim, yanıldım
Sana yürürken gereksiz meşgalelerle oyalandım
Sen gidince baktım ki, yapayalnızım
Bunu da not edelim şimdilik bir yerlere
Bir yol bulalım bundan da yeni öğrenmelere
Sen aşksın, sensiz olmayacak anlaşılan
Sadece bu olsa bile değer buradan çıkarılan
Kuşkusuz birçok ders var daha çıkarılacak
Ve umut, sevenler mutlaka kavuşacak




22 Eylül 2016 Perşembe

Umut insanın doğasında vardır

“İnsan âlemde hayal ettiği müddetçe yaşar” der o büyük şair. Hayallerden yaşama bir yol vardır anlaşılan. Ve umut, bu yolun en önemli gereklerinden. Kendimizden, gelecekten falan filan vesaireden umutlu olmak.. çok önemli!

Umut öyle bir şey ki, her şeye dönüşebilir. Güçtür bir zaman. Mücadele kaynağıdır. Sabır olur bazen. Ahval ve şerait ne olursa olsun, dayanma azmi, kararlılığı olur. Sevgi olarak tezahürü de vardır. Merhamete dönüşmesine de şahit olunmuştur. Aşka, huzura, dinginliğe, tebessüme ve birçok güzelliğe kapı araladığı da söylenebilir.

Ve bir ilkedir umut. Yaşam şeklidir. Bir karara varmanın ilk adımıdır. Kararın, yaşamın temel felsefesidir. Olumlu bakabilmenin, güzeli görebilmenin, iyiye odaklanabilmenin anahtarıdır.

Ve bir sembol, slogandır umut. “bir hayalim var” örneğiyle dünyada, “hayaldi gerçek oldu” örneğiyle ülkemizde önemli bir anlama sahiptir. Hayallerden yaşama giden yolda bir olmazsa olmazdır adeta.

Tüm bu saydığım, sayamadığım yönleriyle, doğamızın bir gereğidir, umut. Doğamızda olan her şey gibi keşfedilmeyi ve değeri bilinmeyi beklemektedir. Sadece işler iyi giderken değil, yaşamın her anında keşfedilmelidir. Ve özellikle de sıkıntılı zamanlar için bir başvuru kaynağıdır, umut. Doğamızı keşfederken yaşamın doğasını da birlikte keşfedebilmeli, tekdüze bir yaşamın olmadığı baharın yanında kış, gündüzün yanında gece olabileceği unutulmamalıdır.

Ve şu da unutulmamalıdır ki, hiçbir kış, hiçbir gece sürekli kalıcı değildir. “Yaşam inişli çıkışlı, düzensiz ve çok değişken bir harekettir” der yazar denemelerinde. Kaos kuramı da, görecelilik kuramı da ve kuantum anlayışı da bu bağlamda belirsizlik ve değişkenlik içeren hareketliliğe işaret etmektedir.

İnsana düşense reel bir umut inşa ederek, yaşama kanat çırpmaktır. Denizin olmadığı yerde martı olmak kadar ütopik olunsa bile. Bir kelebek etkisi düşüncesiyle, hiçbir umut kırıntısının boşa gitmeyeceği inancı reel bir umut paydasında birleştirilebilir.

Ve her şeye rağmen bir tebessüm. Umudu paylaşmak için..

15. Vagon – Busan Treni

Hayat da filmler gibi öğrenmesine bir örnek daha: Busan Treni..

Benim algı hazırbulunuşluğum öyle çağırmış ki, bu film böyle tam da zamanında geliverdi. Hoşgeldi..

Selfie çağını yaşayan bizler için birçok hisse barındıran kıssalarıyla hem de. Evet, sadece kendini düşünen, kendine dönük yaşayan insanların çağı bu. Kendileri güvende olduktan sonra diğerlerinin düşünülmediği, alabildiğine ben merkezli bir çağ.

Böyle bir düşüncenin (Selfie düşünce) ürünü olan sorunlarından yine aynı düşünceyle kurtulmaya çalışma ise bu çağın handikaplarından sadece biri. Filmin ilerleyen sahnelerinde öğrenilse de bu düşüncelerinin yanlışlığı, filmdekiler için artık çok geç. Biz izleyenler içinse henüz umut var.

Özellikle 15. Vagon sahnesi.. Kendini kurtarmak için başkalarına iftira atanların, kendi rahatları için başkalarını ateşe atanların acı hikâyeleri. İlerleyen sahneler de kaderin adalet örneklerinden.

Ve filmin son sahnesine kadar sayısız örneğiyle, her şeye rağmen iyiliğin, birlik-beraberliğin, dayanışmanın ve fedakarlığın kazan kazan olarak dönüşü. Yarının ne getireceği bilinmezken bir de..

Yarın demişken, sakın filmin ilk sahnesindeki gibi “daha kötü ne olabilir ki!” demeyin. Oluyor çünkü..

 

Bir Öğrencinin Hayalinden Tutmak

Hayaller ve Paylaşmanın İnceliği Hayaller, insanın içindeki en güçlü motorlardan biridir. Kendi hayalini gerçekleştirmek için pe...