20 Şubat 2015 Cuma

Sineklerin Tanrısı: Ateşi söndürmemeliyiz!

Nobel ödüllü yazar Golding’in Sineklerin Tanrısı isimli romanında geçen ve bir yöneticinin örgütsel hedeflere dikkatleri çekmek için kullandığı uyarı cümlesidir: “Ateşi söndürmemeliyiz!” Kitabın bir başka yerinde sitem ifade eden “bir ateşi bile yanık tutamıyoruz” şeklinde geçmektedir.

Bir adada mahsur kalmışlardır ve ilk hedef adadan kurtulmaktır. Bunun da tek yolu duman oluşturarak çevreden geçen gemilerin dikkatini çekmek için sürekli ateş yakma olarak belirlenmiştir aralarında. İlk başlarda görev paylaşımı yaparak temel hedef etrafında örgütlenilmiştir. Güçlü bir bilinç ve kararlılıkla başlayan bu süreç, ilerleyen günlerde örgütsel hedeflerden bireysel ve geçici hedeflere kaymalarla sıkıntı yaşanmasına sahne olmuştur.

İnsan her zaman olduğu gibi unutkanlık ve alışma hastalığına tutulmuş; adadaki geçici güzelliklerle oyalanırken asıl hedeften uzaklaşmanın yanı sıra içindeki kötülüklerin esiri olmaktan kendini alamamıştır. Kitabın son sahnesinde rüyadan uyanırcasına gerçekle karşı karşıya gelen çocukların içlerini yakan keder ve gözyaşları bu esaretin bedelinin ne kadar ağır olduğunu gözler önüne sermektedir.

Nasıl paradoksal bir esarettir bu ki, insanı esaretinin büyüklüğü ölçüsünde özgür göstermektedir.

Bu sözde özgürlükle “canavarı gebert! kanını dök!” naralarıyla dışsal bir canavar üretip ona karşı içlerindeki kötülüğü meşrulaştıran zavallı esirler “bizden başka canavar yok belki” diyen, asıl canavarın içimizdeki kötülük olduğuna vurgu yapan gerçek özgürlüğe bedel ödetmişlerdir.

Aslında ne kadar da hayatın içinden olaylardır romanda geçenler. Hepimizin hayatında yok mudur, rüya ile gerçeği/tali ile asılı karıştırmalarımız. Önemsiz bir şeyler için önemlilerimize zarar vermelerimiz. Bunlar esaretimizin en açık göstergeleri değil midir?

En küçük örgüt olan bireyden en büyük örgüt olan devlete kadar, günlük, geçici oyunlara/çıkarlara dalıp asıl hedefimize zarar vermelerimiz..

Ta ortaokul sıralarında çocukça bir sevgiye kapılıp asıl işimiz olan öğrenciliği unutmalarımız örneğin..

Üniversite dönemlerinde bir ideoloji uğrunda geleceğini yok eden pırıl pırıl gençlerimiz.

Bir ömür mutluluk hedefinde başlaması ve devam etmesi beklenen evlilik sürecinde saçma sapan sebeplerle kırmalarımız/kırılmalarımız..

Çok basit nedenlerle kalplerini kırdığımız ve yitirince kendimize binlerce kez kızdığımız büyüklerimiz/arkadaşlarımız..

Küçük insanların küçük hesaplarıyla yıpratılan ve sonunda iş yapamaz hale getirilen resmi örgütlerimiz..

Devletin malı deniz mantığıyla hep kendi tarafına yontulma sonucunda bir türlü ayağa kalkamayan devletimiz..

Velhasıl tüm bu sayılanlar içimizdeki kötülük karşısında esaretimizin birer kanıtıdır.

Yapılacak şey ise çok açık ve nettir. Dışsal canavarlardan önce asıl canavarın farkında olarak önce onu yok etmeli ve iç özgürlüğümüzü elde etmeliyiz. İç özgürlük elde edildikten sonradır ki dışa yansıyan yönümüz hep iyilik ve güzellik esintili olacaktır. Böylelikle hem bireysel hem de içinde yer aldığımız küçük büyük örgütsel hedeflerimizden sapmalar yaşanmayacaktır.

Sonuç: sönmeyen ateşler, ulaşılmış hedefler ve mutlu insanlar..


16 Şubat 2015 Pazartesi

Başkalarının Önemlilerini Yaşamak

Başkalarının Önemlilerini Yaşamak

Yaşamak, hepimizin başında.  Yaşıyoruz hepimiz görünüşte. Asıl yaşamak ve ya nasıl yaşamak, meselenin ince noktası burada olsa gerek. Kimse kendi yaşantısını yüksek sesle eleştirmese de yaşamak olgusu bağlamında tam anlamıyla ideale ulaşmışlık bir hayli zor denebilir. Ve yaşamak üzerine deneme havasında geçecek bu yazıda herkesin bir ucundan kendini yakalayacağı öngörülmektedir. Varsın yüksek sesle dışa yansıtmasın kendine itiraf bağlamında biraz sonra söyleyeceklerimizden kendinde ve yakın uzak çevresinde bir esintiler taşıması kesinlik derecesinde olasıdır.

Severek veya sevmeyerek, isteyerek veya istemeyerek, gönüllü veya gönülsüz vs. hayatımızın bir anında birilerinin önemlilerini yaşamışlığımız vardır.

Hiç istemediğimiz halde sevdiğimiz için herhangi bir şeye katlanmadık mı? 

“Bu şehir güzelse senin yüzünden” diyen şair ne güzel örnektir.

Küçük çıkarlarımıza ne demeli. İlk çocuklukta alıştığımız ve karakterimize yerleşen şunu şöyle yaparsan şöyle bir çıkar elde edeceksin türünden beklentilerle katlandığımız sevimsiz istenmedik durumlar. Hadi oğlum/kızım şunu yaparsan sana şunu alacağım diyen doğal Premak ebeveynler.  Bize hep kendi önemlilerini yaşatmadılar mı?

Rousseau’nun Emile’de geçen dış müdehalelerden uzak çocuk yetiştirme ile bizim yetiştirildiğimiz yoğun dış denetimli/yönlendirilimli çocukluğumuz ne kadar da uzak birbirinden..

Tabi bu dış yönlendirmeler ve önemliler tavsiyeleri bazı durumlarda olumlu olarak görülebilir. Ancak her sorun davranış ve ya olgu gibi bu da belirli bir dozdan sonra olumsuz oluyor.

Sınıf yönetimi dersi alan her eğitim fakültesi öğrencisi bilir ki; “her birey bir, biricik ve özeldir”. Yönetimin özünde insan olduğundan olsa gerek hep bu sözcükle başlar sınıf yönetimi kitapları.

Basılı kitaplar böyle söylese de, başka kitaplar ne yazıkki tam tersini ifade etmektedir. “Dünya bir kitaptır” diyordu Pegem yayınları reklamında. “İnsan da bir kitaptır, okumasını bilene” demekteydi bir düşünür. Sınıf yönetimi dersine gelen ve her birey bir, biricik ve özeldir diyen akademisyenler bile bu bağlamda bir kitap olarak tam tersini yazıyorlardı uygulamalarında.

Şair ne güzel söylemişti; “bu ne yaman çelişki anne!” derken..

Evet, o derslerde de çoğunlukla öğrenci olarak bir başkası olan hocaların önemlilerini yaşamak zorunda kalındı.

Daha neler neler.. Neresinden tutsanız yığınla örnek bulmak kaçınılmaz gibi duruyor. Çocukluktan başlayarak hayatın her aşamasında bize bir şeylerin önemli olduğu birileri tarafından söylendi ve bize sen ne düşünüyorsun diye sorulmadı. İstisna durumların olabileceği kabul edilmekle birlikte her birey mutlaka en az bir kez böyle bir durumla karşılaşmıştır diye düşünüyorum.

Başkalarının önemlilerini yaşamak ve ya yaşamamak bağlamı bireysel bir tercihtir tabi, yaşamamış karşı çıkmış da olabilirsiniz. Burada kesinlik derecesinde vurgulanan böyle bir durumla karşılama olasılığıdır. Tatar Ramazan örneğinde olduğu gibi “ben bu oyunu bozarım” deme ve bu direnmenin bedellerine eyvallah diyebilme bu kapsamda değerlendirilebilir.

Biz akademisyenler örneğin… Çok şey söylemeye gerek var mı bilmiyorum ama biz akademisyenler diye başlayıp üç nokta koyunca yeterli olur kanaatindeyim.

Sonuç olarak çoğu insan çevresindeki insanları kendi için yaşayan birer canlı olarak değerlendirmekte ve öyle davranmaktadır. İşin acı yanı da bu durumu doğal görüp veya doğal görmese de katlanılabilir görerek onları teşvik eden insanların varlığıdır.  Ne diyelim belki onlar da yaşamak ağrısında çıkışı burada bulmuşlardır.


“Nasıl bir inatsa bu yaşamak”  derken bundan bahsediyordu belki de yazar Dünya Ağrısı’nda..

2 Şubat 2015 Pazartesi

Kuantum aşk

Kuantum aşk

1900'lü yılların başında gündeme gelen, 20.yyın sonlarına doğru sosyal bilimler alanına yorumlanmasıyla bütün tanımlamaları ve kabulleri temellerinden sarsan kuantum kuramı, bu yazıda yine sosyal bir konu olan "aşk" üzerinde tartışılacaktır. Son yılların popüler konularından kuantumun, her dönemin hep popüler konusu aşkla güzel bir birliktelik oluşturacağı düşünülmektedir.

Kuantum düşüncesi, temelindeki belirsizlik ilkesi ışığında; ölçüm, tanım ve betimlemelerin hep bir belirsizlik barındıracağına işaret etmektedir. Belirli olan tek şey belirsizliktir.

Kaos, karmaşa ve kuantum düşüncesi beraberinde küreselleşme, posmodernizim ve bireyselleşme içinde bulunduğumuz çağı ifade eden temel kavramlardır. Hızlı bir değişim, dinamik süreçler, belirsizlik, etkileşim ve hareketliliğin her şeyi etkilediği bu çağda aşk konusunu da kuantum düşüncesiyle tartışmak önemli bir gereklilik olmuştur.

Kuantum aşk, tahmin edilemez ve tanımlanamaz. Aşkın nedeni, niçini yoktur. Açıklamaya çalışırsınız. Yazarsınız. Çizersiniz. Ama tüm bu çabalarınız hep bir belirsizliğe ulaşacaktır. Aslında şair Mihriban'a "aşk kağıda yazılmıyor" derken de tam bu noktayı ifade etmektedir.

Kuantum aşk, her iki kişi bağlamında karşılıklı bir olgudur. Aşkın yönü, yanı, zamanı yoktur. Sen seversin. O sever. Sen daha çok, daha erken, daha az vesaire sevsen de sonrası yine bir değişkenlik içerir. Dinamik bir süreç olarak aşk, bugün yoğundur, yönü bir tarafa ağır basar; yarın tam tersi olabilir. Herakleitos'un "güneş hergün yeniden doğar" dediği gibi aşk hergün yeniden karşılıklı keşfedilmelidir.

Kuantum aşk, kesintilidir. Sonsuz bir aşkla sonsuza dek seveceğim türünden sözler fazla iddialı sözlerdir. Hep aynı oranda aynı kişiye sevgi imkansızdır. Raif bey, "..ne kadar çok insanı seversek, asıl sevdiğimizi o kadar çok severiz. Aşk dağıldıkça azalan bir şey değildir" derken bunları demiştir belki de. Dr. Mavi de "bir insan bir insanın kalbini doldurabilir mi?" diye sorarken aynı şekilde bizi yanlış aşk algısından korumak istemektedir.

Kuantum aşk, etkileşim merkezlidir. Aşkın etkisi, düzeyi, derecesi, mutluluğu vs. kaliteli bir etkileşime bağlıdır. İletişim çağı da denebilecek bu 21.yyda, aşk olgusunu da iletişimle, etkileşimle geliştirir ve ya yıpratabilirsiniz. Bu etkileşimin ölçüsü belirsizlik temelinde şekillenmekle birlikte, kuantum aşıklar bu belirsizlik ve kaos içinde birbirlerine parça parça da olsa zaman ayırmalı ve etkileşimi değerlendirmelidirler. Şair "sevgileri yarınlara bıraktınız" derken, ne de güzel anlatır:

Gizli bahçenizde
Açan çiçekler vardı
Gecelerde ve yalnız
Vermeye az buldunuz
Yahut vaktiniz olmadı..


Son olarak kelebek etkisi; Kuantum aşık bilmelidir ki, bir yerlerde küçük bir tebessüm, başka bir yerde kocaman bir mutluluk oluşturabilir..

Bir Öğrencinin Hayalinden Tutmak

Hayaller ve Paylaşmanın İnceliği Hayaller, insanın içindeki en güçlü motorlardan biridir. Kendi hayalini gerçekleştirmek için pe...