11 Aralık 2015 Cuma

Aşk Ekonomisi ve Planlaması

Ekonomi “kıt kaynakların yönetimi bilimi”, planlama da “bir yol haritası veya pusula oluşturma çabası” tanımlarıyla, tanımlanamayan, tanımları da her kişi bağlamında farklılaşan aşk olgusu üzerine birkaç şey söylemede bizlere yardımcı olabilirler. Değil mi yani, postmodern bir anlayışta herkes bir şey söylerken, her söylenen de bir şekilde bir yerlerde kendine yer bulurken koca koca yazınları bulunan ekonomi ve planlama disiplinleri mi söylemesin.

Kuşkusuz aşk, bilim mantığı ve yaklaşımıyla anlaşılamayacak, açıklanamayacak ve anlatılamayacak bir olgu olarak görülecektir birçoğuna göre. Aynı kesinlikle şunu da söyleyebiliriz ki az da olsa açıklanabilirlik, anlaşılabilirlik ve anlatılabilirlik tarafında yani umut tarafında olan düşünce sahipleri de olacaktır. Bu bağlamda bir kişi bile söylenenlerde kendini bulsa, aşk olgusuna ilişkin “evet ya” yankısı Ekonomi ve Planlama yazınında kocaman bir tebessüm oluşturacaktır. Değmez mi..

Aşkın ekonomisi konuşulmaya başlamadan şöyle bir soru akla gelebilir. Aşka kıt kaynak olarak mı bakıyoruz? Kişisel olarak kıt olmadığını düşünmekle birlikte yine de maksimum mutluluk için kıtmış gibi değerlendirilmesi tarafındayım. O zarif şair, “sevmek de yorulur” derken kıtmış gibi düşünme tarafında, maksimum mutluluk hedefindedir. Şair her ne kadar hedefe mutluluğu koysa da birileri kıtmış düşüncesi nedeniyle içten içe karşı çıkabilir, sevmek, aşk yorulur mu tepkisi üretebilirler. Bu tepkilere saygı duymakla birlikte; aşk, sevgi, şefkat, merhamet vb tüm soyut duygular kendi hallerinde sınırsız ve yorulmaz olsalar da insanın sınırlılığı ve yorulabilirliği hatırlatması yapmak isterim. İnsan yorulur.

Yorulmamak, yormamak, tüketmemek ve tükenmemek için çok hassas olmalı ve düşünmelidir. Hassaslık, düşünme vurgusu, bazılarının anladığı gibi sadece ilk dönemleri içine almayıp, bir ömür değerlilik sürdürülebilirliği hedeflendiğinden planlama yazınına kulak vermeyi; bir yol haritası, bir pusula hazırlanma çabasını açıklanabilir kılmakta ve anlamlandırmaktadır. Bireyler, toplumlar hayatlarında o kadar küçük, önemsiz görünen şeyler için bile planlama, ekonomi vs bilimlerden faydalanmayı bir ihtiyaç görürken; değerlilik ve önemlilik sınırlarını zorlayacak değerde aşk olgusunun öylesine yaşanması ne ile açıklanabilir ki..

Değerlilik ve önemlilik sınıflamasında insanlığın tecrübesi aşk olgusunu nereye koyar bilemem ama, bilindik bir örnek, eğitim, üzerinden -meli -malı kıvamında çıkarımlara gidebiliriz. İnsanlık birikimi (1776 Adam Smith ve 1961 Theodore Schultz) iki bilim insanı özelinde “eğitim bir yatırımdır” “insan sermayesine yatırım yapılmalıdır” kabulleriyle eğitim olgusuna değerlilik atfetmekte ve ekonomi planlama vs birçok bilimsel yazınla eğitimi desteklemektedirler. Bu destek ve kabulle birçok kişi ve topluluk eğitime ciddi yatırımlar yapmakta ve geleceği eğitimde aramaktadırlar. Benzer şekilde aşk olgusu düşünülecek olursa, “aşk bir yatırımdır” yorumuyla geleceğimizi birlikte aşk üzerinde arayabilir birçok bilim yazınından yararlanabiliriz.

Aşkın o sınır tanımazlığı ile insanın sınırlılığı arasında bir işbirliği, bir denge (Barnard) sağlanarak maksimum düzeyde aşk etkileşimi, düşünsel&duygusal bir gelecek mümkün olsa gerek. Zaten bu şekilde bir etkileşim durumunda, mümkünlük ve umut kaynağı olan kalp o mutluluğu sınırsızlık sınırına taşıyacaktır. Şairin de dediği gibi “sonrası iyilik güzellik..”





2 Aralık 2015 Çarşamba

YÖNETSEL AŞK


Bir varmış pir varmış, öyle bir varlık ki ontolojik açıdan René Descartes’ın düşünmesi kadarmış. Zamanın birinde (ki tarihi bile var:1938) bir Aşk hikayesi yaşanmış. Hem de ne Aşk. Öyle bir aşk ki başka başka alanlara bile konu olagelmiş on yıllardır. “Ekim filan da gider bu gidişle” diyen şair mantığıyla bakınca daha uzun yıllar üzerinde konuşulacağa benzer. Irving ve Fuex özelinden yönetim ve aşk yazınına malolan, halen yaşayan ve hep de yaşayacağı düşünülen bu aşk hikayesi, özellikle de bilimselliği ve gerçekliğiyle çağımızın aşıkları için model olmaya adaymış..

Güzeller güzeli Fuex, gözlerinin kahverengi, yüzündeki tebessümü ve bakışlarındaki huzurla ilk görüşte aşık etmiş kendine genç bilim insanı Irving’i. Kısa denebilecek bir süre içinde kendiliğinden oluşan kayıtsız ve koşulsuz, efsane olmaya aday bir aşk; ideal aşk ne isterse aşıklardan tüm hepsini karşılayacak cinstenmiş. Tam anlamıyla “etkili aşk” dense yeri. Etkililik vardır ya hani; ortak hedeflere ulaşma derecesi olarak tanımlanır. Aşk bir hedefse, Irving ile Fuex aşklarıyla etkililik kavramını ürettiler dense yeriymiş. Zaten o günden sonra her kim herhangi bir alanda “etkililik” kavramından söz edecek olsa bu aşka atıf yapacakmış.

Sadece etkililik mi.. Aynı zamanda “etkinlik” kavramı da varmış birlikte üretilenler arasında. Yani aşkı besleyip büyütürken, her iki kişi bağlamında bireysel istek ve hedefleri de eşgüdümlü karşılayabilme bağlamında etkin bir aşkmış bu. Denge kavramı olmasa onu da bu ifadeler bağlamında icat edeceklermiş sanki. Bu aşkı tarif ederken kullanılabilecek kelimelerden birisiymiş tam olarak, “denge”. Etkililik ve etkinlik bağlamında bir dengenin olduğu, hem ortak hedef olan aşkın hem de bireysel hedeflerin birlikte korunduğu ve geliştiği bir aşk hikayesiymiş: Yönetsel Aşk..

Bir bilim insanı ya hani bizim Irving. Aşkı da bilimsel. Tutturmuş bir “kabul alanı” hep onu söylemekteymiş. Neymiş efendim bu aşk hikayesini Fuex’le birlikte yazacaklarmış. İlişkide her iki kişinin bazı kararları isteyerek kabul edeceği bir alan, kabul alanı varmış ve bu alanı karşılıklı anlayış ve iletişimle bulabileceklermiş. Küçük büyük herhangi bir karar verme durumu olduğunda çift yönlü bir etkileşim ve işbirliği gibi beylik laflar da cabası. Hatta bu konularda arkadaşı Simon’la bir hayli tartışmalar ve beyin fırtınaları yaptığı da söylentiler arasındaymış. Sonradan “Rasyonel Karar” diye ortaya çıkan Simon bu konuda arkadaşı Irving ve Aşkına çok şey borçluymuş. Dedik ya başlarken, bu öyle bir aşk hikayesi ki sonradan birçok alana konu olmuş en azından küçük de olsa etkilemiş.

Her ne kadar toplumsal algılarımızda ütopik gelse de, çift yönlü etkileşim bağlamında Irving gibi düşünen birçok bilim insanı da yok değildir hani. Örneğin Peter Blau “takas” kavramını ortaya atarak aşıkların karşılıklı birbirini anlama ve yardımcı olma durumlarını açıklamaktadır. Benzer bir yaklaşımla Amita Etzioni de “uyum” kavramını tartışmakta ve üç tür güç üzerinde karşılıklı ilişkiyi açıklamaktadır. Irving’deki kabul alanı buradaki güç türleri ile yakalanmak istenmektedir. Aşk hedefiyle çiftlerin sürekli bir “kaynaşma” içerisinde olduğunu söyleyen Bakke ve “Sistem 4” yaklaşımı ile aşk etkileşimini dört aşamada açıklayan Rensis Likert ortak hedefler ile bireysel hedeflerin birlikte düşünülmesi konusunda Irving'e destek olmaktadırlar.

Yönetsel aşk hikayesini işbirliği ve denge merkezinde kurgulayan Irving, Fuex ile bunu tüm dünyaya sunarken, benzer düşünen bilim insanlarının yanında karşı çıkanlar da doğal olarak olacaktır. Mevzu Yönetsel Aşk olunca her ne kadar mektepli olmasa da, yaşantı ürünü yönetsel aşkın kitabını yazan Taylor efsanesi vardır örneğin. “Aşk için ölmeli aşk o zaman aşk” diyen şair mantığıyla ortak hedef için ölümüne çalışmayı vurgulayan Taylor, kişileri değil de ortak hedef olan aşkı kutsallaştırırken; Yönetsel Aşk’ın akrostişini yazan Fayol ve bunu geliştiren Gulick-Urwick romantizme davet etmektedirler Irving’ı.  Bürokrasi, hiyerarşi gibi boyundan büyük laflarıyla ayrı bir "karizma" yakalayan Weber ise yönetsel aşkın kişi bağlamını ikinci plana atması ve klasik bir perspektiften bakmasıyla Irving ve Aşkına karşı çıkanlardandır.

Bu kadar karşı görüşle darlanma sınırında yaşayan Irving ve Aşkı, Hawthorne kafede kafa dağıtmaya gitmişlerdir ki, yönetsel aşk bağlamında bambaşka bir bakış sahibi olan Elton Mayo ve arkadaşlarıyla karşılaşırlar. Burada ortak hedef olan aşk olgusunun yerine bireyin sosyal ve psikolojik gereksinimleri üzerinde yoğunlaşıldığı bir anlayış vardır. Yani etkililik vurgusuyla darlanma üreten bir önceki guruptakilerin tam aksine Mayo ve arkadaşları etkinlik vurgusu yapmaktadırlar. Etkililiği ve etkinliği birlikte üreten ve bu ikisiyle denge temelinde efsanevi bir yönetsel aşk hikayesi yaşayan Irving ve Fuex iyiden iyiye kafaları karışmış bir şekilde kafeden ayrılırlar. Kurt Levin taksi durağından bir taksiye binerek eve gidip kafa dinleyelim demişlerdir ki, taksici de başlar “güç alan analizi” “grup dinamiği” vs türünden konuşmaya. O da özet olarak kafedekiler gibi konuşmakta ortak hedef olan aşk yerine yönetsel aşkta insan ilişkilerine vurgu yapıyor ve demokratik bir aşk ilişkisinin daha iyi ürünler vereceği, etkin olacağı türünden konuştukça konuşuyordur.

Güç bela evlerine ulaşan yönetsel aşk hikayemizin başrol kahramanları her iki bakış açısını da görmenin verdiği rahatlıkla kendi kavramlarının değerini daha iyi anlamaktalardır artık. Ne bir tarafın etkililiği merkeze alan bakış açısı ne de diğer tarafın etkinliğe odaklanan bakış açısı tam anlamıyla onlarınkiyle kıyaslanabilecektir. Değil mi ki onlar işbirliği içerisinde dengeli bir yönetsel aşk hikayesi üretmişlerdir. Aşkı kutsamasıyla etkili, aşıkları ihmal etmeyişiyle de etkin, ideal aşkın yaşayan temsilcileridir onlar. Negatif entropi üretmeleriyle de hep yaşayacaklar sonsuza kadar.  Denge ve işbirliğiyle..








13 Kasım 2015 Cuma

İYİ Kİ


“Seçilen her yol seçilmeyene ilişkin bir feda ediş içermek mecburiyetinde.”

Böyle der Bekiroğlu o güzel paylaşımlarından bir tanesinde. Seçeneklerle dolu bir hayat, seçme durumunda olan bizler ve seçme özgürlüğünün yanında bir de sonuçlara yüklediğimiz anlamlar: “iyi ki” ler bazen “keşke” ler, “eh işte”ler “olsun”lar vesaire vesaire.. Tüm bunların toplamında mutlu-mutsuz bir doyum çizgisinde bir yere oturtma çabası “nasıl bir inatsa bu yaşamak” kıvamındaki hayatımızı.

“inadına aşk” diyor ya şair bir başka yerde, “herkese ve herşeye rağmen”; işte öyle, yaşamak rağmenlerle içiçe. Yaşamak yönetimi diye bir alan olsa diyorum bazen, sonra diyorum bir bu kalmıştı. Bir açıdan bakınca, her alan zaten oraya çıkıyor ya neyse.

Yaşamak bağlamında, postmodern çağın alabildiğine seçenekliliği de düşünüldüğünde yönetim konusu daha da ön plana çıkıyor yine de.  Yani yaşamak zorlaşıyor gün geçtikçe. Her yeni gün, saat ve dakika seçeneklerle karşı karşıya kalma ve karar verme zorluğu bu çağın insanının handikaplarından. Seçeneklerin çokluğuna karşı Seçme zamanının azlığı yanında sonuçla yüzleşme zamanının da kısalığı yönetimi daha da zorlaştıranlardan.

Sonuçlar üzerinden gidersek eğer, “davranışlar sonuçlar tarafından kontrol edilir” diyen Thorndike, iyiki-keşke bağlamında önemli bir açıklayıcı olabilir. Birey veya toplum herhangi bir seçme sonrasında karşılaştığı sonuçlara göre daha sonraki davranışlarına şekil verme durumundadır. Sonuçların hemen görüldüğü bir zamanda yaşadığımız, herşeyi hemen tükettiğimiz bir çağda olduğumuz da düşünülürse iş iyice içinden çıkılmaz görünüyor.

Seçilen her yol sonrasında karşılaşılan sonuçlar ve bu seçme-sonuç döngüsünde içinden çıkılmazlıklar tam olarak yaşamak yönetimi olgusunun, özellikle de karar basamağının üzerinde durulması gerekliliği şeklinde yorumlanabilir. Bu bağlamda karar üzerine oldukça kafa yormuş olan Simon’a bir danışmak yerindedir diye düşünüyorum. Simon der ki, “tam olarak maksimum sonuç üretecek bir mantıklı karar süreci yoktur. Karar kısıtlı bir rasyonellik taşır”. O nedenle ekonomik bir karar oldukça güçtür. Karar alan her kimse, o anki duruma, seçeneklere ve muhtemel sonuçlara ilişkin net bilgilere sahip olmadığından hiçbir karar tamamen rasyoneldir denilemez.

Karar konusunda içimizi rahatlatan Simon, çözüm olarak da “doyum” kavramını ortaya atmıştır. Birey kabul edilebilir bir sonuçla yetinmesini, onunla tatmin olmasını bilmelidir ona göre. Hiçbir karar (seçim) en güzel karar değildir en güzel sonucu da garanti etmeyecektir. Yani seçme-sonuç döngüsünde ideale yakın bir noktada doyum hedeflenmelidir. Kişi seçtikleri ile tatmin, barışık olmasını bilmelidir.

Her seçenek içinde negatiflikler barındırmakla birlikte, her seçilmeyen de pozitiflikler barındırmaktadır. O nedenle birey bunların bilincinde olarak seçme-sonuç özgürlüğünü düşünmeli ona göre yaşamak yönetimini planlamalıdır. Dutton’un Olağan Psikopatlar’da dediği gibi “aslında hepimizde bir parça psikopatlık vardır”. Hiç kimse mükemmel olmadığı gibi tamamen kötü de değildir. Tıpkı Simon’ın “karar” konusunda dediği gibi.

İşin özü galiba düşünmek.

Bir de likert’e değinmeden kapatmayalım konuyu. İsmini vermiştir ölçme alanına. Bir durumu değerlendirirken evet-hayır, olur-olmaz, katılıyorum-katılmıyorum gibi uçlarla değil de beşli, yedili seçeneklerle düşünme taraftarıdır. Yani Simon’daki doyum kavramını yerleştirebileceğimiz düşünme aralığı.

Son olarak, bir düşünen yazar, Richard Bach ve “Sonsuza Uzanan Köprü” seçme-sonuç bağlamında değerlendirilebilir..



28 Ekim 2015 Çarşamba

Öz-sevgi


“Gençliğimi geri verseler, bu kez en çok kendimi severim” diyor son zamanlarda radyolarda sıkça yer alan bir şarkıda. Şöyle bir kulak kesilince anlıyorsunuz ki orta yaş üstü birinin gençliğine ilişkin pişmanlık ve keşkeleri her satırda işlenmiş. Çok acılar çekilmiş belli ki. Özellikle de gençlik döneminde bir başkasına kendinden fazla değer verilme durumu, bunun bir orta yaş üstü bakışıyla değerlendirilmesi ve keşkeler..

Her ne kadar bize uzak görünse de aslında bu tam bizim yani gençlerin dinleyeceği bir şarkı. Keşkelerini keşkelerimiz yapmamak için bu gibi şarkıları dinleyebilir, tecrübe sahibinin pişmanlıklarını anlamaya çalışabiliriz. Tabi her bir tecrübeyi kendi bağlamında değerlendirme prensibi ve bireysel farklılığımızı göz önünde bulundurularak.

Aslında hep öyle değil midir?  Tüm şarkılarda, filmlerde, kitaplarda vs. tanıklık ettiğimiz hayat kırıntıları bizim anlayabildiğimiz ölçüde birer mesaj olarak düşünülemez mi? Özellikle de zaman gibi, gençlik gibi, pahalı tecrübeler söz konusu olduğunda.. Şair, keşkelerle dolu “Ah o kadrini bilmediğim günler” derken; onu okuyup anlama ve hayata taşıma fırsatı olan bizler için iyikiler fırsatı bu tecrübe paylaşımı bağlamında önemli bir açıklayıcıdır.

Evet, başkalarının keşkelerinden iyikiler üretmek onlara saygısızlık değil aslında en gerçek saygıdır. Zaten çoğu yazar ve şarkıcı da bu amaçla insanlara seslenmektedir. “ben yandım eller yanmasın, sevdanın aşkın narına” diyen şair ne güzel örnektir. Ve başta geçen şarkıdaki, “gençliğimi geri verseler, bu kez en çok kendimi severim” ifadeleri özünde gençlere seslenmektedir. Alyazmalım efsanesinde “sevgi emekti” diyen Asya da, sevgiye ilişkin tecrübe paylaşımıyla sevgi olgusunu anlamaya çalışan bizlere önemli birer düşünme fırsatı sunmaktadır.

Hayata ilişkin sayısız düşündürücü ve değerli örnekleri barındıran o efsane romanda Bekiroğlu, “aşk bahane herkes kendini seviyor” cümlesiyle bu yazının önemli bir taşıyıcısı olmaya adaydır. Yani şöyle ki, ortayaşüstü dönemde veya erken dönemlerde farkedilen keşkeler sonrasında kişinin kendine dönmesi ve kendine ilişkin vurguları yoğunlaştırması aslında keşkeler öncesi sevme dönemlerinde de kendini sevdiğiyle açıklanabilir. Sadece o an hem kendini hem de sevdiğini kandırmaktadır belki de. Aslında bunu erkenden kabul etse, kendini ve diğer sevdiklerini severken otantik bir anlayış geliştirebilse uzun vadede daha pozitif sonuçlar üretebilecektir.

Mostar’la tanışmamız sırasında duyduğum bir hikâye uzun vadeli düşünme bağlamında önemli bir açıklık sağlayacak düşüncesiyle paylaşmak istedim. Şöyle ki, sevgililer sevgilerini göstermek için o köprüden aşağı atlıyorlarmış. Köprü de bir hayli yüksek hani. Bu yükseklik de zaten sevginin büyüklüğüne işaret olarak görülüyormuş. Açıkçası o zaman da oldukça saçma bir gelenek demiştim. Bir insan bir insana sevgisini ispatlamak için niye asıl sevmesi, değer vermesi ve koruması gereken kendi bedenine zarar verme ihtimali olan bir şey yapar ki? Yarın iki gün sonra benzer bir kanıtlama durumunda sevdiği kişiyi de tehlikeye atmayacağını kim garanti edebilir?

Küçük olmasına karşın o kadar büyük sevgi belirtileri varken, bir kadın niye sevdiğinden böyle bir delilik isteyebilir ki? Gerektiğinde ve zamanında küçük bir tebessüm, bir küçücük dokunuş ve yürekten bir söz bütün deliliklerin ötesinde anlamlar taşıyabilirken; bazılarımızın tuhaflıkları anlaşılırlığın sınırlarını zorlamaktadır. Bir kere sevgi yoğunluğu ve kendini ispat için öyle bir delilik yapan bir seven, kendi kıymetini, değerini ve sağlığını gereksiz tehlikeye atarken; yarın bir gün sevdiğinin, sevdiğini iddia ettiğinin kıymet, değer ve sağlığına ilişkin nasıl davranır dersiniz?

Kendini sevmek en önemli, en gerçek, en öğretici sevme pratiğidir. Kendini sevmeyen başka birini de sevemez. Kendine değer vermeyen başka birine de hak ettiği değeri veremez. Kendini gerçekten seven bir kişi Dr. Mavi’nin “bir insan başka bir insanın kalbini doldurabilir mi?” düşüncesinden hareketle bu gibi yanlış sevmelere önceden hazırlıklı olacak ve büyük olasılıkla da yukarıdaki örneklerde geçen pişmanlıklara gidecek yanlış sevme durumlarıyla karşılaşmayacaktır.

Tabi burada kendini sevmek derken kendine tapmak anlaşılmasın. Modernizmin her türlü tanrıyı yok sayarken kendini tanrılaştırması örneğinde olduğu gibi diğerlerine ilişkin yanlış ve aşırı sevmeklere karşı çıkarken kendine aşırı sevme gibi bir başka yanlış da ortaya çıkmasın. Orwell’ın Hayvan Çiftliği örneğinde olduğu gibi, bir yanlışa veda etme çabası daha büyük bir yanlışa bizi götürmesin. O anlamlı Hürriyet Kaside’sinde şair, “Ne efsunkâr imişsin ah ey didâr-ı hürriyet, Esîr-i aşkın olduk gerçi kurtulduk esaretten” ifadeleriyle bir yanlışı eleştirirken başka bir yanlışa girme durumunu ne de güzel anlatır. Bunlar da aslına bakılırsa birer okuma tecrübesi bağlamında bize rehberlik etme fırsatı olarak değerlendirilebilir.

Kendini bilerek, bilinçli olarak eksileri-artılarıyla seven, sürekli gelişme, öğrenme, hedefiyle yaşayan ve günün birinde sevebileceği bir hayat arkadaşıyla karşılaşınca ona gerçekten ”Candy’mi seviyorum” diyebilen olma temennilerimle..


26 Ekim 2015 Pazartesi

Küçük Prens Kitabı ve "tebessüm"

Tebessüm

“Bu çiçeği anlamak gerçekten çok güç” demişti ya o herşeyiyle hayat kokan güzel kitapta Küçük Prens; benzer güçlük durumları için benzer hisler paylaşılan bu yazı da, bu cümleyle başlasın.

Gerçek hayatta Küçük Prens saflığı oldukça nadir olsa da, çiçekler bağlamında anlaşılma güçlüğü görece daha çok denilir ya hani.. Her ne kadar çok olursa olsun, Küçük Prens’i “evcilleştiren” yani Prenses olan çiçeğin anlaşılamaması, Çiçeğin bambaşkalığından, bütün çiçekler içinde apayrı bir yeri oluşundan referansla bu yazının temel vurgusu olsun.

Bir Küçük Prens ifadesiyle, mürekkebe, kağıda ve gözlerinin kahverengine selam olsun. Umulur ki bir Küçük Prens saflığında bu selam, bir selamıyla baharı getiren Prenses kadar olmasa da, muhatabında tebessüm olsun. Ve dönsün de o tebessüm, kelebek etkisi mantığıyla birilerinin yüzünde binlerce tebessüm ve mutluluk oluştursun.

Bütün bu olsunlar içerisinde en çok olması istenen, Küçük Prens saflığı ve sabrı, bütün Çiçek isteyenlere, Çiçek sevenlere ve Çiçek tarafından evcilleştirilenlere örnek olsun.

Her türlü alınganlık, bencillik ve ilgilenilme isteği temelli tavır ve tutumlar Çiçek olmanın, Prenses olmanın, bir gerekliliği evet, o zaman Küçük Prens’ler buna hazır olsun. Olunacaksa Prens ancak böyle olunsun. Tamam her iki yönde de olsunlar sıralanabilir fakat olmak işin içine girmişse ilk önce sevgi, sabır ve anlayış olsun. Bütün bunlar olmak bağlamını ilk önce Küçük Prens yönünde yoğunlaştırıyorsa varsın ilk ordan olsun.

“sevgiyi sakın ihmal etme” diyen Martı Jonathan ve “sabretmek lazım” diyen Küçük Prens, Prens olmak isteyenlere rehber olsun.

Ve tebessüm dedik ya, hani şu bir selamla gelen, hani şu baharı getiren; zamanında, kararında, ölçüsünde, anlamlı ve değerli olsun.

Herkese her ortamda gösterilirken tebessüm, asıl sevilenden sakınılmasın. Olması gereken kişi, zaman, mekan ve ölçü unutulmasın. Öyle bir olsun ki, tam zamanında, hasrete çare olsun. Mesafelere merhem olsun. Yolculuklara hazırlık olsun. Ayrılıklarda, otogarlarda, havalimanlarında yokluğuyla ağırlaştırıcı değil, varlığıyla hafifletici olsun.

Ve son olarak, bu gibi güzel kitaplar ve yaşanan bireysel tecrübeler Küçük Prens ve Prenses’lere ders olsun..




16 Eylül 2015 Çarşamba

İLE


Günlerden bir gün bir üniversite öğretim üyesi bölümündeki öğrencilere oryantasyon programı hazırlamıştır. Program içerisinde birçok paylaşımının yanında bir tanesi vardır ki tebessüm artı şaşkınlık oluşturmuştur yeni üniversite heyecanı yaşayan öğrencilerinde. Çok kıymetli öğretim üyemizin geleceğin öğretmen adayı üniversite birinci sınıf öğrencilerine ilk tavsiyeleri içerisinde yer verdiği “evlilik adayınızı da seçin burada” ifadesi orijinal ve oldukça cesur bir çıkış olarak düşünülebilir. En azından amfideki öğrenci ve öğretim üyelerinin bir kısmı böyle düşünmüştür.

Hep düşünmek durumunda kalmaz mıyız da zaten. Her ne kadar alışmış, düşünmüyormuşuz gibi gözüksek de; bayram oturmalarında, misafirliklerde, çeşitli toplanmalarda hatta otobüslerde yeni tanıştığımız bir amca veya teyzenin ya da bir akranımızın benzer ifadelerine rastlarız ister istemez. Bu ifadelere katılıyor veya katılmıyor olmanız, karşılaşma durumunuzu pek de etkilemez. Çevremizdeki her insanın bizi bekleyen bir gelecek için öneri ve uyarıları olağandır bizim kültürümüzde. Amfideki öğretim üyesi de, otobüs durağındaki teyze de, mahalledeki bakkal amca da bu kültüre dahildir.

Bütün bu ifadeler sadece çevremizden de kaynaklı değildir. İçimizde bir yerlerde hep insanları tanıma ve onlarla ilişki kurma isteği hep olagelmiştir. McClelland ve Alderfer içimizde varolan bu isteği önemli birer ihtiyaç olarak tanımlamışlardır. Yani Küçük Prens’te “evcilleştirmek” diye de kavramsallaştırılan insanların diğer insanlarla bağ oluşturması her insanın bir ihtiyacıdır. “Bir -ile- koy aramıza bizi birbirimize bağlasın” diyen Bekiroğlu’da bu gereksinimi vurgulamaktadır. Yani sadece toplumsal kültürde değil bireysel kültürümüzde de geleceğimizi bir başka insanla birleştirme, bağ oluşturma isteği yer almaktadır. İçimizdeki öğretim üyesini, teyze ve amcayı da şaşkınlıkla karşılayacak değiliz herhalde.

Şaşkınlıklarımız ve meraklarımız olsun olsun da, orantılı ve yerindeyse bir de bizi güzel sonuçlara götürüyorsa anlamlıdır. Sevimlidir. Görülüyor ki ortada bir gerçek var. Her bireyin içsel ve çevresel bir gerçeği olarak bağ oluşturmak, iletişim kurmak önemli bir gereklilik. Bunu en güvenli ve sağlıklı bir şekilde gerçekleştirmek de bireyin her bağlamda sağlığı açısından önemli. Maslow’un sevme ve sevilme ihtiyacı,  Alderfer ve McClelland’ın ilişki kurma ihtiyacı da bu düşüncemizin desteklerinden. Sabahattin Ali’nin o efsane romanında geçen “bir insan bir başkasına hayata bağlandığından daha kuvvetli sarılabilirmiş” ifadeleri de önemli bir destekçimiz. Bireysel bütünlüğü sürdürme bağlamında yanlış bir bağlanmanın ne tür sorunlar doğurabileceğini açık bir şekilde ortaya koyma bağlamında hem Raif bey hem de Şeker Portakalının Zeze’si önemli birer referans diye düşünüyorum.

Bireysel bütünlük, özyönetim bağlamı da var olayın anlaşılan. Hem de oldukça önemli. Birey ve en az iki bireyin bağlılıkları olarak ifade edilen örgüt arasındaki ilişki birbirlerine olan gereksinim kaynaklıdır. Yani birey gereksinim duyduğu için örgütü üretmektedir. İşte bu üretme süreci oldukça önemli ve üzerinde düşünülmesi gereken bir zaman dilimidir. Ortak amaç ve karşılıklı anlayış ve işbirliği bu örgütün temel bileşenleri olabiliyor mu iyice analiz edilmelidir. Bir ‘ile’ konuluyorsa araya ve birbirine bağlanmak istiyorsa iki kişi bu bağlanmanın ürünü olan yeni örgütte, örgütsel etkililik ve sağlık enine boyuna tartışılmalıdır. Zira bunların olmadığı bir örgütün varlığı er ya da geç tartışmaya açılacaktır.

Örgüt önemlidir evet, ama birey ve bireyin hedefleri daha önemlidir. Bireyler isteyerek ve bilerek bireysel bazı isteklerinden ödün vererek daha önemli getirileri olan örgütü üretmeye çalışırlar. Bu süreçte her bireyin bir şeyler katarak ürettikleri ortak örgüt bireysel çabalardan fazlasını üretebilir. Ama küçük de olsa bireysel çabalar ve istek örgütün temel bileşenidir. Birey örgütü üretmeye karar vermeden veya verirken kendi istek ve hedeflerini, gelecek vizyonunu en azından düşünme basamağında netleştirmelidir. Nereye gittiğini bilmeyen bir birey örgüte de kendine de mutluluk katma bağlamında zorlanacaktır. İyi bir örgüt bulmak, iyi bir arkadaş edinmek, ideal bir eş bulmak vb. hedeflerin temel esprisi “olmak” dan geçmektedir çoğunlukla. İdeali bulmaya uğraşmaktansa ideal olmak daha birincil bir tercih olsa gerek.

İdeal olmak konusuna gelince, o apayrı bir yazının konusu galiba. Çok şey denebilir o başlık altında. Denmelidir de. En azından çok fazla okuma deneyimi tavsiye edilebilir deyip burada bu kadarla yetinmek isterim. Okumalıyız, hem de çok. Özellikle bireysel ve örgütsel gelişim bağlamında hepimizin sürekli bir okuma pratiğine gereksinimi var kanaatindeyim. Ve ben bana düşeni “olmak” düşüncesiyle yerine getirmek için gece gündüz okumaya çalışıyorum. Her bireyin de bu çabaya ses vermesi toplumsal “olmak” bağlamında güzel günlerin habercisi olacaktır. Ne bireyler ne de örgütler kesinlikle tamamlanmış bir sonuç değillerdir. Olmak ve olgunlaşmak sürekliliği olan bir çaba gerektirir. Hem bireyin iç sesi hem de toplumsal sesin dile getirdiği ilişki kurma ve bağlanma konusu da bu çabaya gereksinmektedir.

Sonuç olarak her bireyin karşı karşıya olduğu dahili ve harici “ile” gerçeği bağlamında düşünsel ve duygusal arkaplan oluşturması hedefiyle güzel bir kitap önerilebilir. “Bir ile koy aramıza bizi birbirimize bağlasın” diyenler için Aruoba’nın “ile” isimli eseri, çoğunlukla güzel katkılar sağlayacağı düşüncesiyle tavsiye olunur..



2 Eylül 2015 Çarşamba

Medya Yönetimi - Medya Liderliği


Genel kullanımı ile medya, Türkçe ifadesiyle kitle iletişim araçları tüm bileşenleriyle (kitap, dergi, radyo, tv, telefon ve internet) 21. yüzyılın vazgeçilmezleri olarak her geçen gün artan bir oranda hayatlarımızda yer edinmekte. Toplumun her bireyi isteyerek istemeyerek, bilerek bilmeyerek, yöneterek yönetemeyerek, az veya çok bu araçlarla bir etkileşim içerisinde. Denebilir ki herkesin şu veya bu şekilde etkilendiği, ilgilendiği ve kullandığı en temel ihtiyaçlardan medya, oldukça merkezi bir olgu ve ortak alan olarak karşımızda bulunmaktadır.

Yönetim olgusu da bir şeyden en etkili fayda elde etme bağlamında ortaya çıkan bir kavramdır. Zaman içerisinde her alan kendi içinde yönetim birimleri oluşturmakta ve yönetim olgusunun önemi gittikçe artmaktadır. Eğitim alanında eğitim yönetimi, sağlık alanında sağlık yönetimi türünden bölümler hep bu amaçla ortaya çıkmışlardır. Bugün bunlardan bir gereksinim de medya yönetimi bölümüdür. Veya en azından diğer, var olan yönetim bölümlerine “medya yönetimi” dersinin tasarlanması ve açılmasıdır. Birey-medya etkileşimi kapsamında bu tarz bir dersin, bölümün olmayışı önemli bir eksikliktir.

Eğitim için, sağlık için, gelecek için kısacası her şey için çok önemli olan medya unsurlarının yönetimi ve yirmi birinci yüzyıl bireylerinin medya lideri olarak geliştirilmeleri bağlamında önemli bir eksikliğin varlığının yanında; bu eksikliğin bir an önce fark edilmesi ve giderilmesine dönük girişimlerde bulunulması noktasında köklü ve birikimli üniversitelere büyük sorumluluk düşmektedir. Eğitim Yönetimi Teftişi Planlaması ve Ekonomisi (EYTPE) Bilim Dalı üyesi olarak bu sorumlulukta bilim dalımın birikiminden ülkemizin yararlanması ve bu alana eğilinmesi gerektiğini düşünüyorum. Hem eğitim, hem de yönetim yönü güçlü olması itibariyle de EYTPE bilim dalı medya yönetimi konusuna yakındır ve eğitimin sosyal sorumluluğu bağlamında da bu görevi üstlenebilir.

Medya okuryazarlığı adı altında bir ders ve alan olmakla birlikte, bunun daha spesifik bir başlık altında toplaması konunun önemi açısından zorunlu bir gerekliliktir. Bunun yanında sosyal medya yönetimi adı altında bölümleri yurt içinde özel üniversiteler ve bazı gelişim enstitülerince açılmaya başlamıştır. Yurt dışı literatürde ise yine sosyal medya ağırlıklı bölümler ve eğitimler görülmektedir. Buna ek olarak yurt dışı kaynaklarda medya liderliği başlığına da rastlanmaktadır. Liderlik etkili yönetim bağlamında önemli bir referans kavram olması ve aynı zamanda yönetim kavramını da içinde barındıran daha geniş bir anlama sahip olması nedeniyle medya yönetimi dersi bağlamında incelenebilir. İster yönetim ister liderlik bağlamlarında olsun medya yönetimi bölümlerine genel olarak bakıldığında yönetim ve eğitim temelli bölümler olmayışı önemli bir eksikliktir.

Medya denilince sadece sosyal medya yönetimi anlayışını da kırması bağlamında diğer medya bileşenleri olan, kitap, dergi, gazete, tv vb. unsurlarının da içine alınacağı geniş bir çerçeve oluşturulmalıdır. Bu şekilde oluşturulan “medya yönetimi” dersi ile kitaptan gazeteye, televizyondan internete her türlü medya unsuru üzerinde ayrıntılı olarak durulmalıdır. Tüm bileşenleri ile medyanın bilinmesi, kullanılması ve üretilmesi başlıklarında medya yönetimi dersi içeriği oluşturulmalı ve bu sayede bilinçli birey-medya etkileşiminin yolları aranmalıdır. Daha nitelikli medya bilgisi, seçici, etkin ve özgür medya kullanımı ve bu etkileşimde kaliteli medya üretimi ile yarının bireyleri medya ile olan kaçınılmaz etkileşimde daha belirleyici, daha kazançlı olacaklardır.

Net olarak ifade etmek gerekirse, medya yönetimi dersiyle, birey medya etkileşiminde özne konumunda bireyler hedeflenmektedir. Özne konumu derken, etken ve edilgen olma bağlamında etkenlik yönü ağır basan, medya unsurlarını bilinçli kullanan ve kaliteli ürünlerle medya dünyasına katkılar sağlayan bir birey-medya etkileşimi anlatılmak istenmektedir. Bu amaçla ders kapsamında medya bileşenleri ayrıntılı olarak tanınacak, etkin bir kullanıcı olma pratikleri yapılacak ve en önemlisi de planlanan medya üretimleri ile medyanın mutfağında da yer alma fırsatı sunulacaktır.


Hiçbir şey sağlamasa bile bu ders, her an hayatımızın içinde olan medya unsurları ile etkileşimimizin boyutu ve niteliğine ilişkin en azından küçük bir farkındalık sağlayacaktır. En basitinden medya denilince sadece sosyal medya bileşenleri değil diğer basılı medya unsurlarının da kastedildiğinin ayırt edilmesi, yani kitabın da bir medya bileşeni olduğunun ve yönetilmesi gerekliliğinin kabul edilmesi önemli bir kazanımdır. Bir de etkili uygulanabilirse sayısız olumlu etkisiyle orantısız bir bilinçlenme ortaya çıkabilir. 

Belki de günümüzde en hasreti çekilen özgürlük birey-medya etkileşiminde farkında olmayarak görünürde isteyerek vazgeçilen özgürlüktür. Bu etkileşimde özne olma ve özgürleşme hedefi ile “medya yönetimi” dersi önem verilmeye ve zaman ayırmaya fazlasıyla değer diye düşünüyorum. 

31 Ağustos 2015 Pazartesi

Radyo Frekansıma Özgürlük

Özgürlük: Ağzımızı doldura doldura, içimizden, tüm hücrelerimizle, Şairin ifadesiyle “efsunkar” oluşuyla aşkına tutulduğumuz cezbedici olgu. Tüm cazibesinin ve bir insan hakkı olmasının yanında ne yazık ki özgürlük, dünya üzerinde çoğu insan ve toplumun tam olarak ulaşamadığı bir ütopya. Bireysel, toplumsal, düşünsel vs sayısız alanda özgürlük olgusu aranabileceği gibi bu yazıda sanatsal, teknolojik ve kültürel özgürlük üzerine durulacaktır.

Bu yazıyı kaleme alma fikri bir bayram tatili için Ankara’dan Anamur’a yolculuk yaparken ortaya çıktı. Düşününce fark ettim ki aslında hep böyleydi. Çocukluğumdan beri hatırlıyorum; Anamur özellikle de yaylaları Türkçe radyoların yabancı radyoların yanında çok zayıf kaldığı bir yerleşim alanı. Onun içindir ki hep kaset veya cd doldurma alışkanlığı vardı ortaokul-lise yıllarımda. Hatta evdeki müzik setinin kayıt düğmesini bile bozduğumu hatırlarım. Görüyorum ki aradan geçen yıllar memleketimde radyo frekansı bağlamında çok bir gelişme olmamış. Ve bu durum karşısında çocukluğum ve gençliğimin birikimi ve şimdiki düşünsel arka planımla “radyo frekansıma özgürlük!” diye bağırmak istiyorum.

Bir yandan bağırırken bir yandan da acaba diyorum niye bu durum bu şekilde. Neden koskoca Türkiye Cumhuriyeti’nin güzel bir sahil kasabasında yabancı radyo istasyonları yerli olanlardan daha güçlü yayın yapabiliyorlar? Hadi Anamur küçük, merkeze uzak diyelim; Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti var Kıbrıs Rum Kesiminden daha yakın. Ne yazık ki onun da birkaç radyo istasyonu var ve yıllardır aynı. Kırk bir kere maşallah, bu yıl 41. özgürlük yaşını kutladığımız Yavru Vatan radyo frekansı özgürlüğünün neresinde acaba?  Devlet büyüklerimiz daha iyi bilirler ama radyo-tv vb medya unsurlarının özgürleşmesi kültür, sanat ve teknoloji özgürlüğü bağlamında özellikle gelecek adına önemli bir gereksinim diye düşünüyorum.

Türkçe müzik dinlemek için TRT Radyo’dan başka çaremizin olmadığı Toros dağlarında yabancı radyo frekanslarının gayet güçlü bir şekilde yayın yapıyor olması ilginç değil midir? Türkçe müzik dinlemek isteyen özellikle de radyo yayını tercih eden insanımızın özgürce seçim yapabileceği çekim gücü yüksek radyo frekansları özgürlüğü bu haliyle olağan mıdır? Yoksa bizim toplumumuzun kültürel özelliklerinin, sanatsal uzaklığının ve teknolojik tüketiciliğinin bir sonucu mudur? Nedeni niçini tam bilinmez ama ortada bir özgürlük yoksunluğu bariz kendini göstermektedir.

Meseleyi milliyetçilik veya kolaycılık olarak değerlendirmekle saptırmayalım. Alıştığınız ve kendinizi mutlu hissettiğiniz radyo yayınlarını en çok gereksinim duyduğunuz uzun yol süresince dinleme isteği çok doğal ve samimi bir istek diye düşünüyorum. En sevdiğin şarkıları bir cd veya flash üzerinde kayıt etmemek de kolaycılık değil sadece bir tercih meselesi. Çünkü radyo yayını alışkanlığı kayıt ile karşılaştıramayacak derecede canlı, güncel ve gerçektir. O bir alışkanlık, yaşam biçimidir. Bilenler bilir, bazı radyolar ve radyo programları vardır ki sizinle birlikte büyür, sizinle birlikte yaşarlar.


Hadi biz neyse yılda bir veya iki kez uzun yola, güzel ülkemin radyo frekansı özgürlüğü olmayan yerlerine giderken, her gün yola giden uzun yol şoförleri veya oralardaki yerleşik insanların bu durumu özgürlük olgusunun neresindedir? Devletimiz veya diğer medya örgütlerimiz bu konuda ne düşünmektedirler? Son olarak da benim gibi bu durumla karşılaşan bireyler sessizliklerini ne zamana kadar koruyacaklardır? Radyo frekansımıza özgürlük diye gür sesle ve aktif bir hareket zamanı gelmedi mi?

28 Temmuz 2015 Salı

Geleceği Üretenler ve Saatleri Ayarlama Enstitüsü


2012 yılında Anderson tarafından ortaya koyulan ve benim 2015 Haziranında tanıştığım “Geleceği Üretenler” isimli kitap, gerçekten üzerinde konuşmayı ve güzel bir okuma deneyimi olarak önerilmeyi fazlasıyla hak ediyor. Kitap temel olarak kitle iletişim araçları ile kurulan yeni sanal dünyada (Bitler dünyası) mucit ile girişimci arasındaki yolun olabildiğince azalmış hatta bitmiş olduğunu vurguluyor. Bu yeni durumda bir mucidin geliştirdiği bir düşünceyi hayata geçirmesi için ayrı bir girişimciye gereksinim duymaması, bir yandan mucit olurken girişimci de olunabileceği öngörülmekte. Kitle iletişim araçları ve özellikle onun amiral gemisi olan internetin çağın mucitlerine girişimci olma, paylaşma ve düşüncelerini anında gerçekleştirme fırsatı sunmakta oluşu kitabın birçok yerinde yeni sanayi devrimi olarak vurgulanıyor.

Bu şekilde çok kısa olarak özetlediğim “Geleceği Üretenler” isimli eseri okurken birçok yerde Tanpınar’ın “Saatleri Ayarlama Enstitüsü” romanı ile özdeşleştirilebilecek yerler bulunmaktadır. Özellikle kitapta ifade edilen eski tarz girişimci ve mucit ayrımı Tanpınar’ın eserinde iki karakter üzerinden çok güzel canlandırılabilir. Saat konusunda çok usta bir mucit olarak nitelenebilecek olan Hayri İrdal karakteri ile bu yeteneği ürüne dönüştüren girişimci Halit Ayarcı karakteri “Geleceği Üretenler” mantığıyla artık tek bir kişide birleşebilmektedir. Geleceğin üretenleri üretici olmak için yetenek ve becerileri varsa bunu gerçekleştirmek için yapılabilecekler bağlamında daha fazla seçenek ve fırsata sahiptirler.

Çok çeşitli ve sürekli artan bu fırsatlar içerisinde yeni sanayi devrimini okuyabilen bireyler hem geleceği hem de kendi refahlarını üretmede bir adım önde olacaklardır. Bitler dünyası ve onun keşfedilmemiş fırsatları yarının üreticilerine sınırsız imkanlarıyla üretim alanı olma ve geleceği orada üretme şansını vermiştir. Facebook ve onun kurucusu birkaç delikanlı bu bitler dünyasının fırsatlarına en iyi örneklerdendir. Somut olan atomlar dünyası ve onun üretim fırsatları yerini soyut olan bitler dünyası ve onun fırsatlarına bırakmaktadır. Günümüzde bile artık büyük üreticiler tasarımı kendileri yaptıkları ürünlerini çeşitli Asya ve Afrika ülkelerinde ürettirmektedirler. Bu şekilde gelişen bir üründe aslan payı tasarım yapana kalmakta “atomlar dünyasının” çalışanları daha az bir pay elde etmekteler.

Atomlar dünyası bağlamında düşünmeye alışmış bizler için bu yeni dünya, fırsatları yanında zorlukları da beraberinde taşımaktadır. Bu yeni dünyayı güçlü ve zayıf yönleri, fırsatlar ve tehditleri ile iyi analiz eden ve etkili kullanabilen birey ve örgütler geleceğin üreticileri olarak ön planda yer alabileceklerdir. Her sistem ve yapıda olduğu gibi bu dünyanın da kendine göre kuralları vardır. Bu kurallar iyi okunmadan var olan fırsatları ürüne dönüştürmek olası değildir. fırsatlar ancak onu iyi okuyan ve ona hazırlıklı olanlar için anlamlı ve yararlıdır. Diğerleri içinse fırsat olgusu başkalarının gerçekleştirdiği ve kendisinin sadece üzerinde konuşmakla yetindiği hayretler olarak kalmaktadır.


Sonuç olarak şöyle ki, yeni bir dünya var ve “geleceği üretenler” isimli kitap bitler dünyası olarak bu dünyayı ve bu dünyanın genel çerçevesini bizlere anlatmakta.  Halit Ayarcılar ve Hayri İrdallere birlikte seslenmekte ve bu yeni dünyadaki fırsatlarınızı iyi okuyun demektedir. Ama özellikle de Hayri İrdallere, “artık bir Halit Ayarcı'ya ihtiyacınız yok” mesajı ile bu yeni dünyanın en önemli özelliğini vurgulamaktadır. Yorum sizin, her iki kitabı da okumanız ve en azından iki güzel okuma tecrübesi yaşamanız tavsiyelerimle..

20 Haziran 2015 Cumartesi

Bir değer olarak okumak ve okumanın değeri



Değer, belirli davranış, düşünce ve sonuçların arka planında yer alan ve onların kişisel ya da toplumsal olarak kabul edilebilir olup olmadığını belirleyen, tercihlerde varlığını hissettiren, temel argümanlardır. Yani birey ve toplum hayatının buz dağı olarak sembolleştirildiği bir örnekte, görünmeyen kısım değerlerdir. Bu bağlamda okumak olgusu en temel değerlerden biri olarak düşünülebilir. Bireyin ve toplumun düşünce ve davranışları okumak merkezinde önemli farklılıklar göstermektedir.

Bir değer olarak okumanın değeri konusu ise üzerine çok fazla bir şey söylemeye gerek bırakmayacak ölçüde, her toplum ve kültürde en değerlilerden kabul edilen bir değerlilik düzeyine sahiptir. Bu iki türlüdür. Bazı toplumlar ve bireyler bunu böyle kabul eder ve gerçekten buna göre yaşamlarını konumlandırırlar ve bu değerle değerlenmiş değerli bir yaşantı oluştururlar. Bazı toplum ve bireyler ise söylem düzeyinde kalan bu kabullerini bir türlü yaşantıya dönüştüremezler. İlk ve en önemli değerlerinden birinin okumak olduğu İslam’ın, bireyleri ve toplumlarında bu ikinci kısma sayısız örnekler bulunabilir.

Evet, okumak bir değerdir. Değerlidir. Bizim toplumumuz için hep söylenen çok okumama klişesi ile yıllardır gelişmekte olan ülke oluşumuz klişesi birbiriyle ilişkili olsa gerek. Gerçi bugünlerde bir büyüğümüz “nüfusumuz 50-60 milyonda kalsaydı daha gelişmiş olurduk” demiş ama ben yine de bir eğitimci olarak okumak değerinin ve okumanın değerinin daha önemliliği üzerinde duracağım. Ama adam haklı bir yerde, gelişmiş olan dünya toplumlarından Japonya, Almanya, Amerika ve Rusya ortalama 60 milyon nüfusa sahip. Bunun yanında o ülkelerdeki okuma oranları ve okumaya verilen değer de irdelenebilir ve büyüklerimiz bunları da medyada dile getirebilir, bunlarla insanımıza örnek olabilirler.

Bir tanesi örneğin: Geçenlerde Türkiye güzeli seçilen bir vatandaşımızla bir röportaj yapılıyor. Ne yiyor ne içiyor vesaireden sonra konu ne okuduğuna geliyor güzelimizin. Roportajı yapan gazeteci büyük ihtimalle bu soruyu sorarken divan şairlerinden Fuzuli’nin ismine atıf yapmak istemektedir. Değil mi yani, şimdi çok önemli ya kitap okuyup okumadığı. Kitap okuyarak güzel oldu ya. Okumanın böyle bir değerinin de olduğuna vurgu yapmak istiyor anlaşılan.. Ve beklenen cevap, “okumuyorum tweetlere bakıyorum” diyor Türkiye güzeli ve medyamız da bunu haber yapıyor. Biz de eğitimci olarak okumanın değeri üzerine kendimizce, kendimiz konuşup kendimiz dinlemeye devam ediyoruz. Bir kişi de çıkıp bu sorunun burada ne ilgisi var, ve ya bu cevapla, bu cevabın bu şekilde yayınlanmasıyla okumanın değeri özellikle geleceğimiz gençlerin gözünde nasıl bir algı değişimine uğrar türünden bir eleştiri yapmıyor.

Aslında sadece bu bir örnek, medyada her gün sırf haber kaygısıyla sadece okumanın değil, bir sürü değerin canına okunuyor, bilerek veya bilmeyerek. Yetkililer veya kendini sorumlu hisseden, bu ülkenin geleceğinden yana olan vicdan sahibi bir vatandaş da bu gibi ayrıntıları görmüyor. Görse bile eğitimci susuyor, yöneten susuyor, aile susuyor.. Bir değer olarak okumak ve okumanın değeri sözde kalıyor. Bu şekilde bireysel ve toplumsal bir alışma ve duyarsızlaşma ile değeri tartışmalı ve göreceli olan başka değerler en değerlimiz olarak yaşantımızı ve kalitesini belirliyor.

Oysa tweelere bakmak da bir okumadır. Çoğu genç günümüzde bilgi dağarcığının önemli bir bölümünü bu ve benzeri sosyal ağlar üzerinden edinmektedir. Okumayı değersizleştirmek yerine aynı ifadeler, sosyal medya okuryazarlığı bağlamında daha pozitif kullanılabilir, gelecek adına, okumanın değeri adına umut tarafında olunabilirdi. Ne okuyor sorusuna, iyi bir sosyal medya okuyucusu cevabı verilerek en azından sorumlu bir yayıncılık örneği sergilenebilirdi.

Okumanın değeri her çağda vardı ve yazının bulunması bile insanlığın ömrü ile kıyaslayınca devede kulak bile değil. O insanlar okumuyorlar mıydı? Okumayı sevmiyorlar mıydı? Ve ya gelecekte kâğıda elveda dendiği zaman, o insanlar okumayacaklar mı? Okumayı sevmeyecekler mi?

Sonuç olarak bir değer olarak okumak tartışmasız en değerlilerimizdendir. Dün öyle olmuştur. Bugün öyledir. Yarın da öyle olmaya devam edecektir. Mesele bu değer ve değerli olan okumak ile yöntemini ve usulünü bilerek ilişkimizi belirlemek ve onunla yaşamımıza değer katabilmektir.



15 Haziran 2015 Pazartesi

hasret..

Dışarıda bir yaz başlangıcı, depreşen duygularım,
İçimde hatıralar, çocuk yanım deli zamanlarım.
Ey özgürlük, hadi yine yeşile, kırlara sürelim,
Uzanalım, gölgede kitaplarımızla serinleyelim.
Evet, bir sen bisikletim bir de kitap ve huzur,
Sakin bir park elbet buralarda da bulunur.
Hem kuşlar da vardır orada, eşlik ederler neşemize,
Bir de çay varsa termosta, değmeyin keyfimize.
Ha bir de geçmiş güzel günler canlanır tüm sıcaklığıyla,
Yaşananlar hiç gitmesin sevilen yanlarıyla.
Hasret de olacak elbet, onca güzel an kolay mı,
Olsun da rehberlik etsin, şekillendirsin yarınlarımı.
Hasret varsa bir yerde vardır kalbin bir bildiği,
Ne güzeldir o, yanılmaz, en gerçektir, yüreğin belleği.

29 Mayıs 2015 Cuma

Etken-edilgen olma ve eğitim örgütü için öneriler


“Bir örgütün kültürünü belirleyen şey, görevini içinde yerine getirdiği topluluk değil, görevin kendi doğasıdır” Drucker 2011,82

Örgütün toplumsal sorumluluğu ile toplumun örgüt üzerindeki etkileri çatışmasında örgütün tavrı ve sonuçlarını eğitim örgütü örneğinde tartışma hedefindeki bu yazı, eğitim örgütlerine özne olmaları önerisiyle noktalanmaktadır. Bu öneri başka kişi ve örgütlerce de değerlendirilebilir..

Bir örgütün bir toplum içinde olma zorunluluğu, o topluluktan olma zorunluluğunu doğurmamaktadır. Elbette ki bir örgüt olan okul sosyal bir bağlamda konumlanacak, içinde bulunduğu çevrenin dilini konuşacak, orada yaşayan insanlara kapılarını açacak ve o çevreye insanlar yetiştirecektir. Yani kısacası okulu açık örgüt olmaktan çıkaramaz, içinde bulunduğu çevreden ayıramazsınız. Ama bir gerçek de var ki, eğer bir örgüt kendi olarak gelecekte de var olmak istiyorsa kültürünü kendini oluşturan görevin doğasına göre belirlemelidir.

Bir üniversite, içinde bulunduğu ülkenin kültürüne göre değil de üniversite olgusunun gereklerini o ülke kültüründe yeniden kurgulayarak kaliteli bir vizyon ve kültür ortaya koymalıdır. Sizin üniversiteyi o toplumdaki var olan negatif kültürel ögelerden ayırt etmeden tasarlamanız, üniversitenin o toplum için pozitif dönüştürücü iddiasından baştan vazgeçmeniz demektir.

İşte tam da bu bağlamda okulun, eğitimin toplumsal rolleri karşımıza çıkmakta ve bize “kendi kültürü ile toplumu dönüştürme” görevini hatırlatmaktadır. Bütün örgütlerde bu böyledir. Her örgüt önce üyelerinin sonra da tüm potansiyel üyelerinin kültürünü dönüştürme amacını gizli açık taşımaktadır. Çünkü örgütün etkililiği buna bağlıdır. Bir örgüt yapı ve kültürüyle ne kadar kendini kabul ettirebilmişse o kadar kendi olarak kalabilecek, etken bir rolde toplumda yer edinecektir. Bir örgüt olarak ne zaman ki edilgen olunmaya başlandı, o durumda hedeflerin gerçekleştirilmesi de yapının sürdürülmesi de sorgulanmaya başlanacaktır. Hatta bazı yorumlarda o örgütün toplumsal bağlamda ayak bağı olduğuna ilişkin vurgularla, varlığının sorgulanması bile söz konusu olabilir. Çünkü o örgüt görevinin doğasına göre değil de başka başka şekillerde bir çalışma kültürü geliştirmiş ve amaca hizmet edememektedir.

Bireyler de en küçük örgüt olarak değerlendirilirlerse, benzer yorumlar onlar için de yapılabilir. Bir birey içinde bulunduğu toplum, topluluğa göre hareket ediyorsa bir süre sonra çevresinden kabul görmemeye başlaması olasıdır. Bir süre çok yanlış bir yansıtmayla birileri tarafında kabul görüyor “-mış” gibi görünse bile, kısa süreli bu yanlış algı ilerleyen süreçte gerçeğiyle değişmek durumundadır. Gerçek şu ki, o birey o toplumda görevinin doğasına uygun bir kültüre değil de başka değişkenlere göre oluşturulmuş bir kültürü yaşamaktadır. Bu da amaca hizmet etmeyeceği için kabul görmeyecek ve o bireyin dışlanması ile sonuçlanacaktır.


Kısaca, bireyler de örgütler de kendi olarak, özlerinin/görevlerinin doğasına göre bir kültür geliştirmeli ve yaşamalıdırlar. Bu bağlamda Milner’in “kendine ait bir hayat” isimli paylaşımına göz atılabilir..

Bir Öğrencinin Hayalinden Tutmak

Hayaller ve Paylaşmanın İnceliği Hayaller, insanın içindeki en güçlü motorlardan biridir. Kendi hayalini gerçekleştirmek için pe...