24 Ocak 2016 Pazar

Bizi bağlayan ölülerimiz

Biz dediğimiz şey nedir? Ben derken neyi kastediyoruz? Konuşurken karşımda duran fiziksel varlık mıyım ben sadece? Seni dinlerken sana tebessüm ederken nasıl bir ben var karşında? Ne olarak düşünüp nasıl konumlandırmalıyız kendimizi ve diğerlerini? Bize ait şablonlarımız var mı örneğin? Yoksa her yeni insan için yeni bir klasör mü açıyoruz? Her klasörün yeniliğini sağladık diyelim sen peki, kendini yenileyebilir misin? Verdiğimiz tepkiler sadece ve sadece o insana özel olabilir mi? İletişim ilk önce nerede başlar? İnsan kendini kendinden ne kadar özgürleştirebilir? Üç nokta
“İlim kendin bilmektir” diyen o kocaman yürekli güzel insana selam, sevgi, tebessüm ve hasretle içinden çıkılamayan sayısız sorulara en azından ara verelim. Güzeldir soru sormak. İlk çocukluktan başlayarak en önemli alışkanlıklarımızdandır. Sordukça sorasımız öğrendikçe öğrenesimiz vesaire vesaire.. Gün geçtikçe büyür büyüdükçe eski soruların üzerine yeni sorular bina edersiniz. Binalarda çıkılan her yeni kat bir önceki katın belirleyiciliğine bağlılığı gibi sorularımız da sınırlanmaktadır gün geçtikçe. Her yeni soru öncekilerden etkilenmek zorunluluğu taşır kendi içinde. O zaman özgürlükle beraber sınırlandırma da içermektedir sorular. Her geçen gün özgürlüğümüz biraz daha sınırlanmaktadır kendi kendimizce.
Çünkü “kendi” dediğimiz şey tüm bu binanın tamamını ifade eder. Şimdi 27. Katı çıkıyor olmamız bizim sadece bu kattan ibaret olduğumuz anlamına gelmez. Tıpkı karşımızdaki her bir kişinin sadece göründüğü andan ibaret olmadığı gibi. İçinde bulunduğumuz an dünden bağımsız düşünülemez çünkü. Biz ne kadar aksini düşünmek istesek de.
Kızmalarımız örneğin, tavır almalarımız, sevmelerimiz ve mutluluklarımız sadece bu anki bize ait şeyler değildir. Bir insanı görür görmez içiniz ısınır bazen, bunda çok zamandır elde ettiğiniz birikimlerin payı oldukça büyüktür. Veya küçücük bir tartışmada bırakın karşı tarafı kendimizin bile anlayamadığı sert bir tepki sergilemişizdir. Bir müddet sonradır ki üzerinde düşününce anlaşılır durum: Bizim hassas bir tarafımıza veya yıllardır bir anıt gibi tuttuğumuz bir doğrumuza dokunulmuştur. Bizim yıllarca okuma ve tecrübelerimiz sonucu inşa ettiğimiz iç dünyamıza açıkça hakaret ve alay hissetmişizdir. Yani biz dediğimiz şey uzun ince bir yoldur.
Şairin dediği gibi “yürürüz gece gündüz”. Yürürken bütün bir yolu da içimizde taşırız ister istemez. Zaman zaman yürüdüğümüz yollara iç dünyamıza doğru arkeolojik kazı yapma ihtiyacı hissederiz. Kişiden kişiye sıklığı değişmekle birlikte çoğunlukla yaparız bunu. Hele de bazı dönemler kazı çalışmaları bir hayli yoğunlaşır. Farkında olsak da olmasak da, iyi yönetsek de yönetmesek de bu böyledir. Kuşkusuz çok kıymetlidir bu iç dünyamız. Her insan da bir arkeolog sabrı ve hassasiyetiyle davranmalıdır bu kazılar sırasında. Kırmadan, zarar vermeden, yıpratmadan çıkarıp en doğru şekilde analiz ederek bugünümüz için yararlı bilgiler elde etme gayretinde olmalıdır. Bizim bugünkü tepkilerimizde belirleyiciliği olan kalıntıları çok iyi ayırt edebilmeliyiz. Bugünümüzü bağlayanların, sınırlayanların neler olduğunu iyi okumalıyız.
Marquez’in Yüzyıllık Yalnızlık karmaşasından aklımda kalan bir kesit bu bağlamın önemli bir açıklayıcısı olarak verilebilir. Şöyle ki, yalnızlık ve yorgunluk timsali bir kadın, yaşadıkları yeri bırakıp gitmek istememekte eşi ise gitme isteğinde ısrar etmektedir. Evimiz burada, çocuklarımız burada doğdu, her şeyimiz burada nereye gidiyoruz diyen kadına, bizi burada bağlayacak ölülerimiz yok her şeyi alıp gidebiliriz cevabı vermektedir eşi. Ve kadın tam orada iç yaralayan şu sözlerle dile getirir çaresiz muhalefetini: “Eğer burada kalmamız için birilerinin ölmesi gerekiyorsa beni öldür çocuklarımı oradan oraya götürme.”
Yaşanan bir gerçeklik, canlı bir zaman dilimi için verilecek bir karar, yaşamış, ölmüş, cansız bir halde olan ölülerden, geçmişlerden referansla değerlendirilmektedir. Ne kadar da tanıdık değil mi.. Gerçekten de romanda bu ve benzeri birçok kesitte kendimize, kendi toplumumuza ilişkin birçok benzerlikler yer almaktadır. Yazarın romanda tamamen gerçek olayları edebi bir anlatımla anlatmak istedim ifadesi de işte burada yerini bulmaktadır. Romanın arka planındaki gerçek yaşam alıntılarının bizim toplumumuz ve bizim için de önemli benzerlikler taşıması oldukça düşündürücüdür.
Bir yerde kalmak için orada bize ait ölülerimiz olmalı demektedir ya romanın başkarakteri. Bizim de zaman zaman farkında olmadan bu ve benzeri düşüncelerle ölülerimize (geçmişte yaşantımıza eşlik eden ve artık bizim için ölü olan her şey) sıkı sıkıya sarıldığımız birçok arkeolojik kazıyla sabittir. İşte bu gibi örnekleri bizi bağlayan ölülerimiz olarak kavramlaştırabiliriz. Romandaki ölüler onları bir toprağa bağlı yapıyorken bizim ölülerimiz de belirli düşünce ve davranışlara bizleri bağlamaktadır. Bu bağlılık duruma göre olumlu veya olumsuz olarak görülebileceği gibi asıl olan bu bağlılığın çok iyi analiz edilmesidir. Gerçek şu ki, bu analizin kalitesi bugünkü tepkilerimizin ve kararlarımızın da kalitesini belirleyecektir.
Kendimize bütüncül bir açıdan bakabilme, ben diye ifade ettiğimiz varlığı bilme, daha yakından tanıyabilme, tepkilerimizi doğru okuyabilme, anlayabilme, anlaşılabilme ve daha güzel yaşayabilme için..

Bir Öğrencinin Hayalinden Tutmak

Hayaller ve Paylaşmanın İnceliği Hayaller, insanın içindeki en güçlü motorlardan biridir. Kendi hayalini gerçekleştirmek için pe...