29 Ağustos 2017 Salı

Schumpeter - Barnard - İnovasyon - Denge


Denge ve yaratıcı yıkım

Bilimsel çalışmalarımla yaşamın ilginç bir şekilde aynı çizgide seyrediyor. Belki ben abartıyor da olabilirim. Eğitimi yaşamın kendisi olarak kabul ettiğimden sanırım, yaşamım eğitimimle içiçe. İyi ki de öyle. Yoksa her koşulda işime sevgiyle bağlılığı nasıl yakalayabilirdim.

Çok değil bir-bir buçuk yıl önceydi. Chester Barnard ile yatıp yine onunla kalkıyor, onun üzerine çalışmalar yapıyordum. Yönetim bilimine bakışım alabildiğine pozitifti. Aynı dönem tam anlamıyla “denge” içinde bir hayatım vardı. Kendimle ve çevremle çok iyi bir “işbirliği” içerisindeydim. Ve “kabul alanım” oldukça genişti. Tartışmıyor, güçlü bir iletişimle huzur ve güven kaynağı oluyordum. İletişim kanallarım alabildiğine açıktı.

Bu aralar inovasyon çalışıyorum. “Alışılmışın dışına çıkma” ve “eski köye yeni adet” en sık karşılaştığım cümleler.  Yenileşim, yenilik ve benzeri kavramlarla pozitif değişimleri içeren inovasyon kavramının anlamını derinlemesine inceliyorum. Özellikle Schumpeter tarafından ortaya atılan “yaratıcı yıkım” en favori kavramlarımdan. Son bir yıldır yaşamım da ilginç bir şekilde yıkım kavramıyla içiçe. Kabul alanım dışsal olarak çok ciddi bir kısıtlama ile karşım karşıya. Ve iletişmek için insan bulamaz hale geldim. Sosyal ve psikolojik bağlamda gerçek bir yıkım geçirdim.

Kavramın orijininde olumlu bir yıkımdan söz ediliyor olsa da şu ana kadar yaşadığım yaratıcı yıkımlar çoğunlukla olumsuz algılar bıraktılar. En azından Barnard’ın dengesine hasret kaldım. Bırakın işbirliği veya insan ilişkilerini bilimsel yönetimi bile arar oldum. Taylor bile sevimli gelir oldu epeydir.

Ve belki de bu değişim dalgası bireysel ve toplumsal bağlamda gelişmeye ve pozitif değişmeye zemin hazırlayacak. Her ne kadar maruz kalınan yıkımın faili olmasam da çok şey öğrendiğim bir gerçek. Biraz daha ayakları yere basan bilimsel çalışmalar, hayattan daha fazla lezzet alan psikolojik olgunluk ve daha bir sürü ürün inovasyonları.

Bir ihtimal daha vardı, nedense hiç değerlendirilmeyen. Dışardan ve acı vererek yapılan yıkımlardansa daha insancıl ve daha adil yıkımlar söz konusu olabilirdi. Ve belki de o zaman yaratıcı olmayı bir ölçüde hak eden bir yıkım gerçekten inovatif çözümler üretebilirdi. Bireyleri ve toplumu özgürleştiren inovatif bir yıkım, daha evrensel değerler, daha bilimsel ölçütler ve daha objektif değerlendirme süreci bu toplumun geresinim duyduğu en hayati inovasyonlardandı.

Bu kadar yıkım bir anlamda fırsattı. Hala da fırsat.






27 Ağustos 2017 Pazar

Rüya tabirleri


Rüyaların Keşfi Üzerine 1

Rüyalar herkes gibi benim de merak ettiklerim arasında. Nasıl merak etmeyelim ki, sürekli rüya görüyoruz. Rüyalarla ilgili okumalar yapıyoruz. Bazen de rüyaları çok abartan her sabah gördüğü rüyaları google’da aratan sevdiklerimize şahit oluyoruz. Rüyasıyla üzülen veya rüyasıyla çok mutlu olan ve bunu gün içinde bizimle paylaşan kişileri çok kez dinledik. Bu ve benzeri maruz kalınan yaşantılarla rüyalar bir şekilde ilgi alanımızda yer edinmiş durumda. Ve ben artık bu ilgiyi yazıya dökme kararındayım.

Bu gece gördüğüm bir rüya ile başlamak istiyorum. Hiç yaşamadığım bir okul bahçesinde hiç olmadığım bir öğretmen rolündeyim. Bir öğrenci peşinde koşuyorum. Bildiğiniz koşuyorum. O sırada bahçede top oynayan çocukların topu geliyor üzerime. Ani bir refleksle topu sol tarafa tokatlıyorum. Yine ani bir refleksle topun gittiği yöne bakarken bir tanıdık simayı görüyorum. Top onun önüne doğru seke seke gidiyor.

Uyanır uyanmaz bu sahne aklıma geliyor. Belki de en son gördüğüm sahne bu olduğu için. Orasını tam hatırlamasam da sahneyi çok net hatırlıyorum. O tanıdık simayı düşünürken, bir gün önce araba kullanırken aniden sol tarafa baktığım ve o amcayı gördüğüm aklıma geliyor. Birden dejavu gibi bir şey oluyor. “O adamın o sahnede ne işi olur ki?” Diye düşünürken birden parçalar bütünleşiyor. Demek sol yöne ani bir bakış hemen aklıma o sahneyi getirdi.

Komik videolarda olur genellikle. Tanınmış bir komik sima en olmadık yerde montajlanır. Ve nerden hatırlıyorum diye düşünür gidersin bir anlık. Ve hatırlayınca iki şeye birden gülersin bazen. Birincisi videonun komikliği ikincisi de bu bağlamı fark etmiş olmanın komikliği.

Evet ben bu sabah rüyamdaki o sahnenin farkına varabildim. Ve mutlu oldum. Ama beni mutlu eden çözebildiğim kısım kocaman rüyanın sadece bir anlık sahnesiydi. Diğer sahneler nerden çıkmıştı acaba? Ben o okulda ne iş yapıyordum? O okulun bahçesi nerden aklıma gelmişti? Riyadaki o kovalamacanın açıklaması neydi? Ve daha bir sürü şey..

Belki ilerleyen zaman bize farklı keşifler sunacak. Anladığım, fark edebildiğim kadarını yazdım şimdilik. Bakalım zaman ne gösterecek. Rüyaları görmeye devam edeceğime göre keşfetme fırsatları da devam edecek. Rastgele !

25 Ağustos 2017 Cuma

EGO - Pamuk Prenses - Prens ve Prenses - Korku Kültürü


Ego Psikolojisi

Her şeyiyle sıradan bir gündü. Sabah uyandım. Gözlerimle yeni güne alışmam bir kaç dakika sürdü. Ve yatağımla bedenim arasında bir süre yuvarlanma iletişimi sonrasında vedalaştık. Her zamanki gibi ilk iş olarak lavaboya gittim. Ellerimi ve yüzümü yıkarken çok fark etmesem de dişlerim fırçalanırken bir gariplik sezinledim. Rahatsız oldum kelimenin tam anlamıyla.  Bir diş fırçalama süresi ne kadar uzun olabilirse o kadar uzun geldi o sabah. Resmen algım değişti. Psikolojim düştü. Ve o an bir şeyi fark ettim. Daha doğrusu kafamda ayrı ayrı dolanan kuramsal birikime somut, canlı kanlı, bir örnek buldum denilebilir.

Bu düşüncelerle oyalanırken balkona kadar yürümüşüm. Oturdum sandalyeme ve etrafı seyre koyuldum. Fark ettiklerim psikolojimi unutturmuştu biraz önce. Hemen sonra gözlerimden ve burnumdan içime dolan doğanın canlılığı, fark ettiklerimi unutturdu. Ve aylar sonra şimdi yazabiliyorum. Nasıl mı hatırladım dersiniz? Aylar sonra yeniden bir sabah doğanın canlılığına aynı yazlıkta merhaba dediğim an. Birden tüm o anı yeniden yaşamış gibi oldum. Rüyalarda olur ya. Bir tetikleyici gerekir. İşte benim tetikleyicim ve hatırlama sebebim o sabah canlılığı oldu.

O doğanın canlılığı her şeyi unutturmuştu o sabah. Lavabodaki değişen dolabın henüz takılmayan aynasını, ve diş fırçalarken hissettiğim o tuhaf duyguları. Ve sonrasında aklıma gelen kuramsal birikimi. Hepsini unutmuş ve hayatın akışına alışıp gitmiştim. Ve aylar sonra aynı evde ve benzer bir sabah canlılığında tüm bu yazılanları hatırlayıverdim.

Sahi ya, ayna olmayan bir lavaboda dişlerimi fırçalamak ne tuhaf bir şeydi. İnsanın kendini görmesi, kendi ile ilgilenmesi ve bazen sıradan bile gözüken durumlarda kendi ile yalnız kalması ne kadar önemli dedim kendime. Bir diş fırçalama durumu tek başına bir diş fırçalama değilmiş dedim sonra. Ve o ayna oraya durduk yere konulmamış.

Bireyin günlük diğer yaptıkları için de aynı yorum yapılabilir. Dolayısıyla bir günaydın deme tek başına bir günaydın demek olmamalıdır. Bir işle uğraşmak tek başına o işin kendisi değildir. Bir bütündür bütün hayat. Ve yapıp edilenler psikoloji ile doğrudan ilgili. En sıradan bir aktivitemizde bile psikolojimizin şarj veya deşarj olma gerçeği ile karşı karşıyayız. Ve buradaki ayna örneği bana ego bağlamını hatırlattı. Ego ne işe yarar diye sorar ya insan kendi kendine. İşte dedim tam da bu örnekte. Ego psikolojik destek olur. Tuhaf hissetmek yerine güçlü ve mutlu hissetme kaynağı olabilir. Ve güven verir. Daha bir sürü şey denilebilir ego için.

Egodan kaçınarak yapılan işlerdeki psikoloji, aynasız diş fırçalarken oluşan psikoloji ile benzerlik gösterebilir. İşte bu bağlamda kendime ve tüm okuyanlara ego ile sağlam bir etkileşim umut ediyorum. Sağlam bir etkileşim sağlam bir psikoloji ve sağlam performans demek çünkü.

Tüm bu sağlamlıklar konjonktür vb değişkenlerden etkilenecektir kuşkusuz. Özellikle toplumsal bunalım ve korku dönemlerinde zordur aynalarla iletişim. Kendi aynalarında sevgi yerine kin ve nefret barındıranlar güzellik dolu “Pamuk Prenseslerin” üzerine gelebilirler. Bunlar, egonuzu besleyen tüm performanslarınıza göz dikebilir ve tüm aynalarınıza kastedebilirler. İşte o nedenle zordur prens ve prenses olmak. Ve en çok onlara gerekir, ego psikolojisi.


18 Ağustos 2017 Cuma

Hayat ağır, hayat zor! - Yazık değil mi?


Hayat ağır, hayat zor, doğru. Lakin insanların vehimlerindeki hayat gerçeğinden bin kat daha zor, bin kat daha ağır.

Hayat Apartmanı – Mustafa ULUSOY

Vehim: isim, Kuruntu.

"Onlar bu vehimle ellerinden gelse / Rüyalara sansür koyacaklar bir gün" - A. N. Asya

Türk Dil Kurumu Sözlüğü

İçinde bulunduğum açmazları, anlaşılmazları, en iyi açıklayan sözcüklerden biri, vehim. Belki de içinde bulunduğumuz demeliydim. Açmazlar ve anlaşılmazlar son zamanların en yaygın olguları. Ve yazarın ifadesiyle, zaten zor olan hayat bin kat daha zor oluyor. Vehimlerle dolu çekilmez bir hayat, ister istemez doğallaşıyor. Kolaylaştırmak varken zorlaştırmak, sevmek varken nefret etmek, bağışlamak varken cezalandırmak ve yakınlaşmak dururken uzaklaşmak yaygınlaşıyor.

Ve tüm bunların olması için “incir çekirdeğini doldurmak” şöyle dursun çekirdeğin ç’si yeterli görülüyor. “Leb demeden leblebiyi anlama” potansiyelimizde bu vehimlerimizin izi aranabilir. Profesyonel vehimler pratik zeka olarak değerlendirilmiş olabilir. Bu kadar yaygın ve el üstünde tutulduğuna göre belki de vehim değil gerçekten pratik zeka da olabilirler.

Gerçekten açmazlar o kadar karmaşık. Öyle ki, kesin vehim olduğunu düşündüğüm örneklerin bile gerçekliğine inanasım geldiği doğrudur. Zaman zaman kuruntu sahiplerinin profesyonelliği öyle bir hal alıyor ki, insan gerçekten kuruntu diye inanmadıklarına, gülüp geçtiklerine, bir süre sonra inanıveriyor. Ve kendi kendine kızdığı oluyor insanın. Bu kadar gerçeğe vehim diyecek kadar hangi dünyada yaşıyor olduğun sorgulaması hücum ediyor beynine, vicdanına. Vehim desen ayrı bir hücum, gerçek desen apayrı.

Adı üstünde anlaşılmazları yaşadığım bir dönem. İnsan kendini bile anlayamazken çoğu zaman, bu kadar manipüle durumunda neleri nasıl anlayabilir ki?  Dolayısıyla hayat bir bin kat daha ağırlaşıyor. Ve yüz bin kat zor bir hayat yaşanmak durumunda. Ve düşündükçe katlanarak artıyor.

O zaman düşünmemek en iyisi. Birilerinin yaptığı gibi.

Zaten kuruntular ve gerçekler karmaşası bir yerlerde düşünülüp manipüle havuzuna yükleniyor. Sayısız düşünmeme memuru da bunları sürekli tekrar edip duruyor. Düşünmeden ve düşündüğünü düşünerek. Zannederek. Sonuç itibariyle haksız da sayılmaz hiç kimse. Düşünenlerin düşündüklerini düşünmek ve sürekli bu düşünceleri yeniden üretmek de bir nevi düşünmektir. Bu süreç aynı zamanda o kadar hızlı ve yoğundur ki, baş döndürücü ve ardinal üreticidir. Zevk ve isteklilik hissi vermesi bundandır. Kimse sıkılmaz. Sürekli ve amansızca aynı şeyleri tekrar etme iradesinin temelinde bunlar bulunabilir. Ve tabi başka şeyler de vardır.

Sonuç olarak her şey iyidir hoştur da, mağdur olan hayatlar vardır bir kenarda. İşte işin en acısı da budur ya. Bu tarafı olmasa eğlenceli bile denilebilir açmazlar ve anlaşılmazlar dönemi için. Arif Nihat Asya’nın ifade ettiği gibi, rüyalara sansür konmasa da, hayata sansür konması kuruntuların en olağan sonuçlarındandır. Hem de ne hayatlar. Hem de ne kadar olağan. O kadar hayatı o kadar olağan algılanacak şekilde sansürleme söz konusu olur ki, şaşamazsınız bile.

Ve sormadan edemezsiniz, yazık değil mi?

10 Ağustos 2017 Perşembe

Kürk Mantolu Madonna - Raif Efendi - Hayat - Roman - Makro - Mikro - "değer miydi?"


Raif Bey’e kızarken

O unutulmaz eseri (Kürk Mantolu Madonna) okurken birçok duygumda olduğu gibi kızmalarımın da zirve yaptığı doğrudur. Bazı yerlerde kızmışımdır Raif Bey’e. Sen de okuduysan eğer bu kızmaları anlayabilirsin. Belki de aynı yerler kızmışızdır. Ama bir tanesi var ki, çoğu okur gibi seni de şaşırtacak kızma nedenim. Belki sen de ilk kez burada duyacaksın bu kızma nedenini. Belki hak verecek belki de “ne ilgisi var canım” diyerek bana kızacaksın.

Romanımızın başkahramanı Raif Bey bir insan. Ve doğaldır ki her insan gibi o da yanılabilir. Belki de bu romanı efsane yapan bu yanılmalardır. Ve bizim kızdığımız şeyler aslında hayatın doğasında olan talihsizliklerdir. Bu talihsizliklerin doğallığı, hayatın içindeliği ve yazarın bunu anlatma başarısı, kızma duygumuzu cezbederken aynı zamanda heyecan, merak ve aşk duygularımızı da kendine çekmektedir.

Mikro planda düşünüldüğünde romanın akışı içerisinde birçok olay geçmekte ve başkahramanımız olaylar içerisinde savrulmaktadır. Romanı bitirinceye kadar kafanızı dışarı çıkarıp makro planda bakma ihtimaliniz ise neredeyse yok gibidir. Roman bittikten günler, belki de yıllar sonradır ki daha geniş planda olayı değerlendirme ve makro çıkarımları rahatça konuşabilme mümkün olabilecektir.

Romanın deyim yerindeyse okurlarını çarpıp geçmesi bu durumun açıklayıcısıdır. Bu açıklayıcının tahmini açıklayıcısı ise okur kitlesinin yaş ortalamasındaki küçüklük ve/veya romanın merkezinde işlenen aşk düzeyindeki büyüklük olabilir. Benim tavsiyem ortaokul ve lise düzeyinde bu gibi romanların savrulma etkisi nedeniyle ilerleyen yaşlarda tercih edilmesidir. Bireysel farklılıklara göre üniversite ve sonrası için bile bazı okurlarda savrulma etkisi görülebilmektedir.

Belirli bir olgunluğa erişme sonrasıdır ki savrulma düzeyi azalırken makro değerlendirmeler daha ön plana çıkmaktadır. Benim bahsettiğim kızma durumu da bu gibi bir olgunluk süreci ürünüdür. Romanın şokunu üzerinden atamayanlar için bu ifadeler saçma bile gelebilir. Bütün diğer düşüncelerde olduğu gibi bu “saçma” düşüncesine de yapacağım şey saygı duymaktan başka ne olabilir ki? Benim bir taraftan kızarken bir taraftan da Raif Bey’e duyduğum saygı gibi okurlardan da saçma bulurken saygı beklemeye hakkım olduğunu düşünüyorum.  

Evet makro planda kızıyordum Raif Bey’e. Çünkü kendisi Almanya’ya bir amaç için gitmişti. Bu gidişi gezi ve macera olsaydı neden kızayım? Ama sen babanın fabrikasını büyütmek için, bilim-sanat öğrenmek için gidiyorsun ve nasıl dönüyorsun. Tamam tüm bunlar hayatın cilvesi. Tamam aşk mikro veya makro planın üstündedir çoğu zaman. Her şeye rağmen önce dönüp gidiş amacını düşünüyorum ve sonrasında başına gelenleri ve o dönüştüğü garip adamı düşünüyorum kızmamda haklı olduğuma bir kez daha hak veriyorum.

Değer miydi?

Kendine, sevdiğin kadın Maria’ya, eşine ve çocuklarına, babana, ülkene, bilime ve tüm sayamadıklarıma daha iyi bir hayat sunamaz mıydın? Bir aşk, bir merak ve bir gençlik peşine takılıp kendi geleceğine ket vurmaya ki okuduk hep birlikte, babanın hayallerini boşa çıkarmaya ne hakkın vardı?

Bunları yazmayı bırakın, düşünürken bile acımasız olduğum hissine kapılıyorum. Kendi kendime kızıyorum sonra. Ama kızmanın ne kendime ne de Raif Bey’e bir faydası yok. Ve acı olan bu ifadeleri söylemek değil, bu ve benzerlerinin yaşanıyor olması. Gerçekler değişmiyor çünkü. Bir amaç peşinde giderken başka başka amaçlara kaymalar hayatın bir gerçeği. Sonuç olarak ortaya çıkan Raif Bey’ler kendilerini bu kadar objektif ifade etmeseler de toplumsal bir yara olarak aramızda dolaşıyorlar.

Romandaki Raif Bey’e kızarken yaşayan Raif’ler olmak hiç de uzak değil.


Bir Öğrencinin Hayalinden Tutmak

Hayaller ve Paylaşmanın İnceliği Hayaller, insanın içindeki en güçlü motorlardan biridir. Kendi hayalini gerçekleştirmek için pe...