31 Aralık 2016 Cumartesi

Şu kar bi kalksın, şu kış bi geçsin, şu yağmurlar bi dursun, şu soğuklar bi sona ersin, şu vizeler bitsin, şu okul bi tatile girsin, hele bi atanayım...


Şu kar bi kalksın, şu kış bi geçsin, şu yağmurlar bi dursun, şu soğuklar bi sona ersin, şu vizeler bitsin, şu okul bi tatile girsin, hele bi atanayım, şu arabanın taksitleri bi bitsin de, çocuk biraz kendini toparlasın bakalım, şu olana kadar ben yokum, yaz gelmeden olmaz, şu olmazsa olmaz, bu olmazsa olmaz vesaire..

Kar, kış, dert, hastalık veya herhangi bir sıkıntı! Hepsi ama hepsi hayatın doğasından. Yaşam mutlulukla birlikte mutsuzluk, sevgiyle birlikte sevgisizlik, umutla birlikte umutsuzluk, sıkıntı ile birlikte ferahlık, sorunlarla birlikte çözümler taşır özünde. Hepsi de doğaldır.

Her ne kadar ikisi de doğal olsa da çoğunlukla insan iyi olanı ister. Mutluluk varken kim ister ki mutsuzluğu. Sevilmek varken sevgisizlik istenmesi ne kadar doğaldır?

Hal böyleyken bir türlü her şey iyi olamaz nedense? Herkes iyiyi istese de iyi kadar kötüyü de yaşamak da doğamızdandır. Hayatı dertsiz olan var mı? Veya mutsuzluğu tanımadan mutluluğu bilmek ne kadar mümkün? Savaşın olmadığı yerde barışın değeri anlaşılabilir mi?

İnsanlık ancak büyük savaşlardan sonra barışın değerini öğrenebilmeleri bunun kanıtı. Birkaç nesil sonra yeniden savaşa sürüklenmeler ise yine insanın doğasından. Barış zamanları insanlara zor günleri unutturur ne yazık ki. Gündüzün değerini bilmek için geceye ihtiyaç duyuşumuz da doğamızdan. Sağlığın değeri için hastalığa ihtiyaç duyuşumuz gibi.

Gece gündüzü, hastalık sağlığı, kış yazı ve mutsuzluk mutluluğu daha iyi anlamamızı sağlar demek. Peki, başka ne sağlarlar? Kış sadece yaz için mi? Mutsuzluk sadece mutluluk..

Her birinin kendi doğalarında bir yeri olmalı. Geceyi gündüzden daha çok seven insanlar var örneğin. Kışı yazdan daha çok sevenler olduğu gibi. Sıkıntılı zamanlarda daha çok yaratıcı fikirler üreten kişiler örneğin.. “Yumurta kapıya dayanınca” diye başlayan gerçekler kümesini kim yok sayabilir. Mutsuzken daha çok çalışan kişiler de var belki. Sadece gülmeyi değil ağlamayı da değerlendirenler ayrıca. Gündüzün yanında geceleri de değerlendirenler olduğu gibi.

Olmalıdır da. Birileri bir yerlerde olduruyorsa, bizim de oldurmamız için bir engel olmasa gerek. Kışı yaz bekleyerek geçirmektense kış olarak değerlendirmek neden olmasın. Yaz zaten gelir. Beklesen de beklemesen de.. Doğa okumalarımız bize kıştan sonra bahar ve yazın geleceğini hatta sürelerini bile öğretmiştir. Aşağı yukarı çok bir şey değişmeden takvimler değiştikçe kış yerini yaza bırakır.

Toplumsal olaylarda da benzer olarak toplum okumaları ile öngörüler yapılmaktadır. Birçok bilim dalı bu alana dönük çalışmalar üretmektedirler. Bir toplumun geleceği, geçmişi ve şimdi üzerinden üç aşağı beş yukarı okunabilmekte. Çoğunlukla da tutar bu gelecek projeksiyonları. Sıkıntılı günler ömürlük kalıcı değiller ya. İnsan gündelik sıkıntılara kapılıp kalarak yaşamı kaçırmamalı. Bir yandan da bu gelecek okumalarına odaklanıp bugünden kopmamalı. Gelecek zaten gelir. İş bugünü her şeye rağmen tadında yaşamak.

“Kaybolan yıllar” üretmemek için. Kimse kimseye bırakın yılları, kaybolan günleri bile geri veremez çünkü. Neden kayıp olarak yaşansın ki? Kışsa kış, dertse dert, geceyse gece..

Bir yandan yazı beklerken bir yandan da kışın tadını çıkarılabilir. Gündüz planları yaparken gece de güzel zaman geçirilebilir. Yaza merhaba derken daha güçlü haykırmak için kışa tebessüm edilebilir.






23 Aralık 2016 Cuma

Yalan!




Telefonda karşısındakine “Cansu ile Çayyolu’nda geziyoruz” derken aramızda iki metre yoktu. Ben Beytepe’deydim. Kulak, göz misafirliği ve şaşkınlık. Sonrasında kocaman bir düşünce. Yalandı çünkü, hem de gayet olağan söyleniyordu. Söyleyen de alışmıştı, yanındaki Cansu olmayı kabul eden de.

Alışmıştık ne yazık ki. Sadece bu iki öğrenci değil, toplum olarak yalanlara alışmıştık. Ailemize, arkadaşımıza, öğretmenimize ve aklınıza gelebilecek herkese kolaylıkla yalan söyleyebiliyorduk. Hiç düşünmeden hem de.
Yalanın ne kadar kötü olduğunu bilerek. Yalanın mutlaka bir faturası olduğunu bilerek. Sadece kendimizi kandırdığımızı bilerek. Her yalanın yüreğimizi biraz daha ağırlaştırdığını ve sessizleştirdiğini; kendimizi kendimize yabancılaştırdığını bilerek.

Kim veya ne için kime yalan söylüyorduk? En sevdiklerimiz ya da kendimiz bunu hak ediyor muyduk?

18 Aralık 2016 Pazar

anlaşılamamak


Anlatamıyorum kendimi dedi.

Anlamıyorlar mı? dedim.

Hayır, anlatamıyorum diye yineledi.

Yalnızlık ve sitemdi sözleri.

En çok da kendine.

Sessizce bekledim bir süre..

Sitem dolu cümlelere bir yenisi daha:

Niye insanlar çekip gidiyorlardı?

Anlaşılmak! dedim sonra, durdum derin bir nefes aldım

Anlaşılmamak mümkün mü? dedim.

Galiba doğru anlaşılmak ve doğru anlatabilmek,

Kendi olmak ve kendini bilebilmek.

Oysa ilk “ben kendimi bilmiyorum ki?” diye başlamıştık

Ve yine dönüp dolaşıp aynı yerdeydik:

Kimdik, nasıl tanımalıydık ve nasıl anlatmalı,

Ve en önemlisi nasıl yaşamalı..

Yaşamı da sözleri gibiydi muhakkak?

Aralardaki sessizlik mi yoksa bu sözleri bu kadar anlamlı yapan

Ben miydim yoksa o muydu sorgulayan?

Ben yardım etmeye çalışıyordum güya!

O ise yardıma ihtiyacı olan..

Anlatamamıştı yine belki kendince.

Kelimelerini seçerek,

Ve en çok da susarak..

Sessizliğin dedim ve o huzur veren dinginliğin,

Bir de o olgun ve ağırbaşlı cümlelerin.

Evet dedi, masum ve tüm varlığıyla bana dönerken.

Ha işte dedim bir de bu gerçekten dinleyen,

Değer veren gözlerin.

Geçti dedim, zaman artık başka arayışlarda.

Sende de bir gariplik yok anlaşılmamalarda da.

Zamanın doğasından olsa gerek bu tuhaflık.

Sanırım biz kendimiz gibi zamanın ruhunu da anlayamadık.

Anlayamadık, anlatamadık kendimizi kendimize.

Anlaşılamamak belki de az bile bize..


Bir Öğrencinin Hayalinden Tutmak

Hayaller ve Paylaşmanın İnceliği Hayaller, insanın içindeki en güçlü motorlardan biridir. Kendi hayalini gerçekleştirmek için pe...