17 Aralık 2017 Pazar

Aşk birdir


Aşk

Aşk birdir

Bir hecedir

İki sessiz bir seslidir

Suskunluğu, sessizliğindendir

A’nın hemen ardından “Ş” (sessizlik) gelir

Ve aşkı bilmek aşka engel değildir

Sessizliğini, bir oluşunu ve ötesini,

Bilmemek, aşka engel değildir.

Belki de bilmemektir, aşk.

Hecelere ayrılmadan, anlamaya çalışmadan

K’ya ulaşmadan

Ş sessizliğinde gizlidir

Birdir aşk.

Bir hece, bir kelimedir

Bir cümleden daha uzun

Üç harf bir ömür

Ve yine birdir aşk

Bir seslidir

İkinin bir oluşu

Gönlün gönül, sesin ses oluşu

İki sessiz

Bir ses oluşu

İkinin bir oluşu

Aşk..


7 Aralık 2017 Perşembe

Davranışçı Öğrenme - Bitişiklik kuramı - Koşullanma - Watson ve Küçük Albert Deneyi


Küçük Albert'lere Selam Olsun

Yirminci yüzyılın başında Küçük Albert Deneyi ile psikoloji alanına adını yazdıran Watson, çok temel bir öğrenme psikolojisi kavramı ortaya atmıştır. Bireysel koşullanmalar için bitişiklikler oluşturulabilir. Bu bilimsel ifadeler sosyal psikoloji bağlamında da kullanılabilmektedir. Bireysel ve toplumsal koşullandırmalar hedefinde bazı uyarıcı ile tepkilerin bitişikleştirilmektedir. Koşullanan birey veya toplum koşullandığı uyarıcıyı tek başına görse bile diğeri ile birlikte hatırlamakta ve aynı tepkiyi oluşturmaktadır.

Bu bağlamda bireyler ve toplumlar birer Küçük Albert olarak görülebilir. Ve bunu bireye ve topluma yapanlar tıpkı Watson gibi bir koşullanma peşindedirler.

Bu koşullanmanın örneklerine reklam sektöründe sıklıkla rastlayabiliriz. Bazı uluslarüstü içecek markaları yöresel yemeklerin yanına bile kendi ürünlerini koyarak ve bunu sık sık tekrarlayarak bireysel ve toplumsal koşullandırma yaratmışlardır.

Bir çok öğrencinin matematiğe karşı geliştirdiği korku da bu kapsamda açıklanabilir. Öğrenci başaramadıkça korkar ve korktukça başaramaz. Ve öğretmenin verdiği baskı ve korku içerikli olumsuz mesajlar ile matematikle olumsuz imgelerin bitişikleşmesi ortaya çıkmaktadır.

Aşıkların dünyasında da bazı şarkılar ve bazı sözcükler farklı anlamlarla bitişikleşebilir. Bir başkası için hiçbir değeri olmayan bir şarkı veya bir mekanın aşıklar için özel anlamlar içermesi bundandır. Sevdiğin kişinin bir kelime ile veya bir davranış ile bambaşka dünyalara dalıp gitmesi onun önceki koşullanmaları ile açıklanabilir. Ve bunu anlamak ve ona göre tepkiler vermek için bilincinde olmak gerekir.

Siyasilerin algı oluşturma ve kitleleri peşinden sürükleme stratejisi de bitişiklik kuramından esinler taşır. Doğru kavram ve uygulamalarla bitişikleşmek, özdeşleşmek insanları peşinden sürüklemek için oldukça önemlidir.

Dünya siyasetinde de benzer durumlar söz konusudur. İslam ve terör kavramlarının ısrarla birlikte kullanılması bunun bitişikleştirilme çabalarıdır. Amaç tek başına kullanıldığında da diğerini çağrıştırması ve o şekilde tepki verilmesidir.

Bir öğretmen için öğrenciye karşı koşullanma oluşma riski bu bağlamda öngörülmeli ve dikkat edilmelidir. Öğrenci fobisine kadar gidebilecek bu süreç başlamadan önlemler alınmalıdır. Sürekli ödev yapmayan, sürekli dersin akışını bozan ve sürekli geç kalan öğrenciler koşullandırılmadan davranışları düzenlenmelidir. Hem öğrenci hem de öğretmen koşullanmamalıdır.

Benzer şekilde veli iletişiminde de koşullanmak isteğinde olan veliye olumlu dönütler verelim. Ve çocuğuna karşı koşullanmaya dünden gönüllü olan veliye olumlu koşullanmalar kazandıralım. Çocuğunu görünce aklına olumlu çağrışımlar gelsin.

Özellikle daha önceden öğrenilen koşullanmalar, ki mutlaka vardır, dikkatle keşfedilmeli ve negatif olanların negatif dönütlerle yeniden üretilmesine fırsat verilmeden pozitif olanlar desteklenmelidir.

Dolayısıyla bilim hayatın her alanındadır. Birilerinin "eskidi, zamanı geçti ve modası bitti" diye bir kenara attığı bilimsel kuramları başka birileri yeni ambalajlara sararak yeniden uygulamaya dahil etmekte ve ondan faydalanmaktadır. Çünkü ortada bir gerçek vardır. Birey ve toplumlar koşullanma eğilimindedir. Ve onlar bu temel özellikleri ile koşullandırılabilir. Bunun bilincinde olmak ve ona göre yaşamak ise bilime ve kendimize saygının gereğidir.


30 Ekim 2017 Pazartesi

MUTLU OKUL - HAPPY SCHOOL

Bir zamanlar yazıyordum bu konuyu. İşte şimdi uygulama zamanı. Tüm bileşenleriyle mutlu olan bir okul hayali. Dün hayaldi, şimdi gerçek olma aşamasında.

Öğrencisi mutlu.


Öğretmeni mutlu.


Lideri ve yöneticileri mutlu.


Ve tüm bunların bütününde mutlu bir okul. Hadi hayırlısı..!

________________________________________________



Bir okulu mutlu yapan nedir? Bu yazı bu konuyu tartışmak için kaleme alındı. Amacımız çabamız mutlu okul olmak. Peki neden mutluluk? Çünkü mutluluk,

“Yaşamın da eğitimin de çok temel bir amacıdır. Aynı zamanda mutluluk, yapılan her şeyi ölçüsüne vurabileceğimiz bir mihenk taşı olarak tanımlanabilir.” (Noddings, 2006,11).

Evet, mutluluk bir okulum temel amaçlarındandır. Çünkü mutluluk bir ölçü birimidir. Başarımızın ölçüsü, performansımızın ölçüsü mutluluğumuzun ölçüsüyle değerlendirilebilir. Bir işte ne kadar mutluluk varsa o kadar başarı vardır. Tabi eğer bu mutluluk bilimsel ölçülere dayanıyorsa. Sadece öznel değil nesnel değerlendirmeler mutluluğa işaret ediyorsa.

Peki bir okul nasıl mutlu olur?

Kısa ve net, bir okul bütün bileşenlerinin mutluluğunun ortalamasıdır.

Peki bir okulun bileşenleri nelerdir?

Birçok bileşeni olmakla birlikte bir okulun en temel 3 bileşeni vardır.

1.       Lider

2.       Çalışanlar

3.       Öğrenci

İşte bu üç bileşeni aynı anda mutlu ise okul amaçlarını gerçekleştiriyor demektir. Ve biz bu okula mutlu okul diyebiliriz. Değilse adını “mutlu okul” koyarak bir okul mutlu olamaz. Öyle olsaydı ismi her “Mustafa Kemal” olanın ATATÜRK olması gerekirdi. Ama O eşsizdir ve bir tanedir.

Peki nasıl bu bileşenlerin aynı anda mutlu olma ihtimalleri ne kadar?

Evet çok güzel bir soru. Pratikte tüm bileşenlerin aynı anda mutlu olması çok zor. Çünkü tüm bu bileşenler “İNSAN”. Bu kadar insanı aynı anda mutlu etmek tahmin edilebileceği gibi çok zor. İşte bu nedenle mutlu okul, vizyon olabilecek bir kavram. Artık ne kadar ulaşılabilirse.

Ve şu da önemli bir ayrıntı. Buradaki mutluluk uzun dönemli bir anlama sahip. Günlük geçip giden istisna mutsuzluklar kuşkusuz olacaktır. Mesele bütünde mutlu olunması. Okula severek gelen öğrenciler, çalışanlar ve hedeflere ulaşıldığı için mutlu olan bir lider.

Hedefe ulaşma burada kısmı önemle vurgulanmalı. Çünkü  hedefe ulaşmadan mutluluk akılla izah edilemez.

Küçük Prens ve Prens (Hükümdar)

Bazı toplumlarda (bireylerde) iki uç arasında gidip gelmeler görülür. Denge oturmamıştır henüz. Senteze varılamamıştır. Bir dönem Küçük Prens saflığında geçerken sonraki dönem Prens uyanıklığında geçer. Burada tez Küçük Prens iken antitez olarak Prens çıkar karşımıza. Çoğu örnekte ne yazıktır ki, senteze ulaşılamadan ömür tükenir gider.

Küçük Prens de Prens de özünde kötü değildir. Yerine göre bu örnekler, bu bakış açıları hayatın her döneminde kullanılabilir. Kötü olan sürekli aynı bakış açısını kullanarak bir uçtan bir uca savrulmalardır. Değilse her iki kitabın anlattıklarında bir sorun yoktur. Burada iş okumaların yaşamlarla zenginleştirilerek senteze ulaşma sürecinin zararsız atlatılmasıdır.

Sentez de sürekli geliştirilmeli ve zamana ayak uydurulmalıdır. Aksi takdirde çok iyi olan bir olgu bize zarar verebilirken çok kötü olgulardan fayda görmeler sözkonusu olacaktır. Bu durumda doğaldır ki, dengeden söz edilemez. Dengesiz bir hayatı da sanırım kimse istemez?

O halde yapacak ilk iş, bu iki kitabı ve diğer tüm kitaplar, insanları, zamanı ve deneyimleri özenle okumaktır. Tüm bu okumaları hayatla yeniden değerlendirerek sentezler üretmektir. Ve bu üretimler denge konusunda elimizden tutacaklardır. Aksi halde değişimin başımızı döndürmesi ve yürüdüğümüz yolda düşme riski her an karşımıza çıkabilir.

Hayata tek açıdan bakarak yürümemek gerektiği düştükten sonra öğrenilmemelidir. Düşmeden, ayaktayken öğrenebilmek için de sentezler değerlendirilmelidir. Denge, hayatın neşesi için hayati önemdedir. Ve bunu en iyi dengesini kaybedenler, düşenler bilir.

2 Ekim 2017 Pazartesi

Ankara trafiğinde beklerken radyo


0.20 MHz Mutluluk

Bütün bir yorgunluğu küçücük tebessümlerle dağıtabilmek çoğu zaman mümkündür. Önemli olan yorulmamak değil, küçük tebessümler üretebilmektir. İşlerimiz zaten yorucudur. İlişkilerimiz de en az işlerimiz kadar. Ve diğer bir sürü şey, yorulmak için bahaneler saymakla bitmez nedense. Ve yaşamak saymaktan daha zordur. Belki de bu bahaneler sayıldıkça, yaşamak daha da zorlaşmaktadır.

O nedenle yorgunluklardansa tebessümleri saymak daha mantıklıdır. Biraz olumlu bakış geliştirerek sayısız mutluluk kaynağı bulunabilir. Evde, okulda, arabada ve her yerde, yorgunluklarla kıyaslandığında görece daha fazla mutluluklara ulaşılabilir. Sanırım burada asıl olan hayata bakış açısıdır. Kişilerin dünyayı ne taraftan ele aldıkları ve nasıl değerleme yaptıkları bu bağlamın belirleyicisidir.

Belki de mutluluğu ve yorgunluğu üreten kişilerin kendileridir.

Büyükşehirlerin trafik çilesinde henüz işe varmadan yorulmak da mümkündür, hayatın tüm yorgunluklarını atıp kişisel sorunlarından sıyrılarak işe gelebilmek de. Bir gün öncesinden bozuk olan veya daha o sabah bir şekilde bozulan morallerin ortalama bir saati bulan trafik süresince iyileştirilmesi için bir radyo frekansı yetebilmektedir. Ya da aynı radyo frekansı zaten bozuk olan moralleri daha da kötüleştirebilmektedir.

Müziğin türünden çok kişilerin türleri burada esas belirleyicidir. Kişiler bazen efkarlı bir müzikle mutlu olurken bazen de hareketli bir müzikle mutluluğa ulaşabilmektedir. Olay tamamen bireysel farklılıklar üzerinde şekillenmektedir. Benim için bakıldığında bazı durumlarda 106.90, bazı durumlarda ise 107.10 frekansı tercih edilebilmektedir. Aynı nağmeler bir gün çok beğenilirken başka bir gün tahammül dahi edilememektedir. Ama genel olarak bu iki frekans arası gidip gelmelerle tebessümlerim arasında yüksek düzeyde ve olumlu bir ilişki görülmektedir.

Bir başka ifade ile, 0.20 MHz ile mutlu olunabilmektedir.

Ankara trafiğine, ülke gündeminin ağırlığına, kişisel güçlüklerin zirvelerde gezmesine ve her yorgunluğa rağmen, tebessüm başlı başına bir isyandır. Ve bu isyan olması gereken tüm haklı gerekçelere sahiptir. Yaşamın doğası böyle haklı isyanları güçlü bir şekilde destekleyecektir. Ve tabi ki müzikler, önemli destekleyicidir. Çünkü müzik de doğamızdandır. Doğamızda olan her ne varsa mutluluk için değerlendirilmeli yorgunluklara yedirilmemelidir.

Hele de 0.20 MHz yetebiliyorken.

29 Ağustos 2017 Salı

Schumpeter - Barnard - İnovasyon - Denge


Denge ve yaratıcı yıkım

Bilimsel çalışmalarımla yaşamın ilginç bir şekilde aynı çizgide seyrediyor. Belki ben abartıyor da olabilirim. Eğitimi yaşamın kendisi olarak kabul ettiğimden sanırım, yaşamım eğitimimle içiçe. İyi ki de öyle. Yoksa her koşulda işime sevgiyle bağlılığı nasıl yakalayabilirdim.

Çok değil bir-bir buçuk yıl önceydi. Chester Barnard ile yatıp yine onunla kalkıyor, onun üzerine çalışmalar yapıyordum. Yönetim bilimine bakışım alabildiğine pozitifti. Aynı dönem tam anlamıyla “denge” içinde bir hayatım vardı. Kendimle ve çevremle çok iyi bir “işbirliği” içerisindeydim. Ve “kabul alanım” oldukça genişti. Tartışmıyor, güçlü bir iletişimle huzur ve güven kaynağı oluyordum. İletişim kanallarım alabildiğine açıktı.

Bu aralar inovasyon çalışıyorum. “Alışılmışın dışına çıkma” ve “eski köye yeni adet” en sık karşılaştığım cümleler.  Yenileşim, yenilik ve benzeri kavramlarla pozitif değişimleri içeren inovasyon kavramının anlamını derinlemesine inceliyorum. Özellikle Schumpeter tarafından ortaya atılan “yaratıcı yıkım” en favori kavramlarımdan. Son bir yıldır yaşamım da ilginç bir şekilde yıkım kavramıyla içiçe. Kabul alanım dışsal olarak çok ciddi bir kısıtlama ile karşım karşıya. Ve iletişmek için insan bulamaz hale geldim. Sosyal ve psikolojik bağlamda gerçek bir yıkım geçirdim.

Kavramın orijininde olumlu bir yıkımdan söz ediliyor olsa da şu ana kadar yaşadığım yaratıcı yıkımlar çoğunlukla olumsuz algılar bıraktılar. En azından Barnard’ın dengesine hasret kaldım. Bırakın işbirliği veya insan ilişkilerini bilimsel yönetimi bile arar oldum. Taylor bile sevimli gelir oldu epeydir.

Ve belki de bu değişim dalgası bireysel ve toplumsal bağlamda gelişmeye ve pozitif değişmeye zemin hazırlayacak. Her ne kadar maruz kalınan yıkımın faili olmasam da çok şey öğrendiğim bir gerçek. Biraz daha ayakları yere basan bilimsel çalışmalar, hayattan daha fazla lezzet alan psikolojik olgunluk ve daha bir sürü ürün inovasyonları.

Bir ihtimal daha vardı, nedense hiç değerlendirilmeyen. Dışardan ve acı vererek yapılan yıkımlardansa daha insancıl ve daha adil yıkımlar söz konusu olabilirdi. Ve belki de o zaman yaratıcı olmayı bir ölçüde hak eden bir yıkım gerçekten inovatif çözümler üretebilirdi. Bireyleri ve toplumu özgürleştiren inovatif bir yıkım, daha evrensel değerler, daha bilimsel ölçütler ve daha objektif değerlendirme süreci bu toplumun geresinim duyduğu en hayati inovasyonlardandı.

Bu kadar yıkım bir anlamda fırsattı. Hala da fırsat.






27 Ağustos 2017 Pazar

Rüya tabirleri


Rüyaların Keşfi Üzerine 1

Rüyalar herkes gibi benim de merak ettiklerim arasında. Nasıl merak etmeyelim ki, sürekli rüya görüyoruz. Rüyalarla ilgili okumalar yapıyoruz. Bazen de rüyaları çok abartan her sabah gördüğü rüyaları google’da aratan sevdiklerimize şahit oluyoruz. Rüyasıyla üzülen veya rüyasıyla çok mutlu olan ve bunu gün içinde bizimle paylaşan kişileri çok kez dinledik. Bu ve benzeri maruz kalınan yaşantılarla rüyalar bir şekilde ilgi alanımızda yer edinmiş durumda. Ve ben artık bu ilgiyi yazıya dökme kararındayım.

Bu gece gördüğüm bir rüya ile başlamak istiyorum. Hiç yaşamadığım bir okul bahçesinde hiç olmadığım bir öğretmen rolündeyim. Bir öğrenci peşinde koşuyorum. Bildiğiniz koşuyorum. O sırada bahçede top oynayan çocukların topu geliyor üzerime. Ani bir refleksle topu sol tarafa tokatlıyorum. Yine ani bir refleksle topun gittiği yöne bakarken bir tanıdık simayı görüyorum. Top onun önüne doğru seke seke gidiyor.

Uyanır uyanmaz bu sahne aklıma geliyor. Belki de en son gördüğüm sahne bu olduğu için. Orasını tam hatırlamasam da sahneyi çok net hatırlıyorum. O tanıdık simayı düşünürken, bir gün önce araba kullanırken aniden sol tarafa baktığım ve o amcayı gördüğüm aklıma geliyor. Birden dejavu gibi bir şey oluyor. “O adamın o sahnede ne işi olur ki?” Diye düşünürken birden parçalar bütünleşiyor. Demek sol yöne ani bir bakış hemen aklıma o sahneyi getirdi.

Komik videolarda olur genellikle. Tanınmış bir komik sima en olmadık yerde montajlanır. Ve nerden hatırlıyorum diye düşünür gidersin bir anlık. Ve hatırlayınca iki şeye birden gülersin bazen. Birincisi videonun komikliği ikincisi de bu bağlamı fark etmiş olmanın komikliği.

Evet ben bu sabah rüyamdaki o sahnenin farkına varabildim. Ve mutlu oldum. Ama beni mutlu eden çözebildiğim kısım kocaman rüyanın sadece bir anlık sahnesiydi. Diğer sahneler nerden çıkmıştı acaba? Ben o okulda ne iş yapıyordum? O okulun bahçesi nerden aklıma gelmişti? Riyadaki o kovalamacanın açıklaması neydi? Ve daha bir sürü şey..

Belki ilerleyen zaman bize farklı keşifler sunacak. Anladığım, fark edebildiğim kadarını yazdım şimdilik. Bakalım zaman ne gösterecek. Rüyaları görmeye devam edeceğime göre keşfetme fırsatları da devam edecek. Rastgele !

25 Ağustos 2017 Cuma

EGO - Pamuk Prenses - Prens ve Prenses - Korku Kültürü


Ego Psikolojisi

Her şeyiyle sıradan bir gündü. Sabah uyandım. Gözlerimle yeni güne alışmam bir kaç dakika sürdü. Ve yatağımla bedenim arasında bir süre yuvarlanma iletişimi sonrasında vedalaştık. Her zamanki gibi ilk iş olarak lavaboya gittim. Ellerimi ve yüzümü yıkarken çok fark etmesem de dişlerim fırçalanırken bir gariplik sezinledim. Rahatsız oldum kelimenin tam anlamıyla.  Bir diş fırçalama süresi ne kadar uzun olabilirse o kadar uzun geldi o sabah. Resmen algım değişti. Psikolojim düştü. Ve o an bir şeyi fark ettim. Daha doğrusu kafamda ayrı ayrı dolanan kuramsal birikime somut, canlı kanlı, bir örnek buldum denilebilir.

Bu düşüncelerle oyalanırken balkona kadar yürümüşüm. Oturdum sandalyeme ve etrafı seyre koyuldum. Fark ettiklerim psikolojimi unutturmuştu biraz önce. Hemen sonra gözlerimden ve burnumdan içime dolan doğanın canlılığı, fark ettiklerimi unutturdu. Ve aylar sonra şimdi yazabiliyorum. Nasıl mı hatırladım dersiniz? Aylar sonra yeniden bir sabah doğanın canlılığına aynı yazlıkta merhaba dediğim an. Birden tüm o anı yeniden yaşamış gibi oldum. Rüyalarda olur ya. Bir tetikleyici gerekir. İşte benim tetikleyicim ve hatırlama sebebim o sabah canlılığı oldu.

O doğanın canlılığı her şeyi unutturmuştu o sabah. Lavabodaki değişen dolabın henüz takılmayan aynasını, ve diş fırçalarken hissettiğim o tuhaf duyguları. Ve sonrasında aklıma gelen kuramsal birikimi. Hepsini unutmuş ve hayatın akışına alışıp gitmiştim. Ve aylar sonra aynı evde ve benzer bir sabah canlılığında tüm bu yazılanları hatırlayıverdim.

Sahi ya, ayna olmayan bir lavaboda dişlerimi fırçalamak ne tuhaf bir şeydi. İnsanın kendini görmesi, kendi ile ilgilenmesi ve bazen sıradan bile gözüken durumlarda kendi ile yalnız kalması ne kadar önemli dedim kendime. Bir diş fırçalama durumu tek başına bir diş fırçalama değilmiş dedim sonra. Ve o ayna oraya durduk yere konulmamış.

Bireyin günlük diğer yaptıkları için de aynı yorum yapılabilir. Dolayısıyla bir günaydın deme tek başına bir günaydın demek olmamalıdır. Bir işle uğraşmak tek başına o işin kendisi değildir. Bir bütündür bütün hayat. Ve yapıp edilenler psikoloji ile doğrudan ilgili. En sıradan bir aktivitemizde bile psikolojimizin şarj veya deşarj olma gerçeği ile karşı karşıyayız. Ve buradaki ayna örneği bana ego bağlamını hatırlattı. Ego ne işe yarar diye sorar ya insan kendi kendine. İşte dedim tam da bu örnekte. Ego psikolojik destek olur. Tuhaf hissetmek yerine güçlü ve mutlu hissetme kaynağı olabilir. Ve güven verir. Daha bir sürü şey denilebilir ego için.

Egodan kaçınarak yapılan işlerdeki psikoloji, aynasız diş fırçalarken oluşan psikoloji ile benzerlik gösterebilir. İşte bu bağlamda kendime ve tüm okuyanlara ego ile sağlam bir etkileşim umut ediyorum. Sağlam bir etkileşim sağlam bir psikoloji ve sağlam performans demek çünkü.

Tüm bu sağlamlıklar konjonktür vb değişkenlerden etkilenecektir kuşkusuz. Özellikle toplumsal bunalım ve korku dönemlerinde zordur aynalarla iletişim. Kendi aynalarında sevgi yerine kin ve nefret barındıranlar güzellik dolu “Pamuk Prenseslerin” üzerine gelebilirler. Bunlar, egonuzu besleyen tüm performanslarınıza göz dikebilir ve tüm aynalarınıza kastedebilirler. İşte o nedenle zordur prens ve prenses olmak. Ve en çok onlara gerekir, ego psikolojisi.


18 Ağustos 2017 Cuma

Hayat ağır, hayat zor! - Yazık değil mi?


Hayat ağır, hayat zor, doğru. Lakin insanların vehimlerindeki hayat gerçeğinden bin kat daha zor, bin kat daha ağır.

Hayat Apartmanı – Mustafa ULUSOY

Vehim: isim, Kuruntu.

"Onlar bu vehimle ellerinden gelse / Rüyalara sansür koyacaklar bir gün" - A. N. Asya

Türk Dil Kurumu Sözlüğü

İçinde bulunduğum açmazları, anlaşılmazları, en iyi açıklayan sözcüklerden biri, vehim. Belki de içinde bulunduğumuz demeliydim. Açmazlar ve anlaşılmazlar son zamanların en yaygın olguları. Ve yazarın ifadesiyle, zaten zor olan hayat bin kat daha zor oluyor. Vehimlerle dolu çekilmez bir hayat, ister istemez doğallaşıyor. Kolaylaştırmak varken zorlaştırmak, sevmek varken nefret etmek, bağışlamak varken cezalandırmak ve yakınlaşmak dururken uzaklaşmak yaygınlaşıyor.

Ve tüm bunların olması için “incir çekirdeğini doldurmak” şöyle dursun çekirdeğin ç’si yeterli görülüyor. “Leb demeden leblebiyi anlama” potansiyelimizde bu vehimlerimizin izi aranabilir. Profesyonel vehimler pratik zeka olarak değerlendirilmiş olabilir. Bu kadar yaygın ve el üstünde tutulduğuna göre belki de vehim değil gerçekten pratik zeka da olabilirler.

Gerçekten açmazlar o kadar karmaşık. Öyle ki, kesin vehim olduğunu düşündüğüm örneklerin bile gerçekliğine inanasım geldiği doğrudur. Zaman zaman kuruntu sahiplerinin profesyonelliği öyle bir hal alıyor ki, insan gerçekten kuruntu diye inanmadıklarına, gülüp geçtiklerine, bir süre sonra inanıveriyor. Ve kendi kendine kızdığı oluyor insanın. Bu kadar gerçeğe vehim diyecek kadar hangi dünyada yaşıyor olduğun sorgulaması hücum ediyor beynine, vicdanına. Vehim desen ayrı bir hücum, gerçek desen apayrı.

Adı üstünde anlaşılmazları yaşadığım bir dönem. İnsan kendini bile anlayamazken çoğu zaman, bu kadar manipüle durumunda neleri nasıl anlayabilir ki?  Dolayısıyla hayat bir bin kat daha ağırlaşıyor. Ve yüz bin kat zor bir hayat yaşanmak durumunda. Ve düşündükçe katlanarak artıyor.

O zaman düşünmemek en iyisi. Birilerinin yaptığı gibi.

Zaten kuruntular ve gerçekler karmaşası bir yerlerde düşünülüp manipüle havuzuna yükleniyor. Sayısız düşünmeme memuru da bunları sürekli tekrar edip duruyor. Düşünmeden ve düşündüğünü düşünerek. Zannederek. Sonuç itibariyle haksız da sayılmaz hiç kimse. Düşünenlerin düşündüklerini düşünmek ve sürekli bu düşünceleri yeniden üretmek de bir nevi düşünmektir. Bu süreç aynı zamanda o kadar hızlı ve yoğundur ki, baş döndürücü ve ardinal üreticidir. Zevk ve isteklilik hissi vermesi bundandır. Kimse sıkılmaz. Sürekli ve amansızca aynı şeyleri tekrar etme iradesinin temelinde bunlar bulunabilir. Ve tabi başka şeyler de vardır.

Sonuç olarak her şey iyidir hoştur da, mağdur olan hayatlar vardır bir kenarda. İşte işin en acısı da budur ya. Bu tarafı olmasa eğlenceli bile denilebilir açmazlar ve anlaşılmazlar dönemi için. Arif Nihat Asya’nın ifade ettiği gibi, rüyalara sansür konmasa da, hayata sansür konması kuruntuların en olağan sonuçlarındandır. Hem de ne hayatlar. Hem de ne kadar olağan. O kadar hayatı o kadar olağan algılanacak şekilde sansürleme söz konusu olur ki, şaşamazsınız bile.

Ve sormadan edemezsiniz, yazık değil mi?

10 Ağustos 2017 Perşembe

Kürk Mantolu Madonna - Raif Efendi - Hayat - Roman - Makro - Mikro - "değer miydi?"


Raif Bey’e kızarken

O unutulmaz eseri (Kürk Mantolu Madonna) okurken birçok duygumda olduğu gibi kızmalarımın da zirve yaptığı doğrudur. Bazı yerlerde kızmışımdır Raif Bey’e. Sen de okuduysan eğer bu kızmaları anlayabilirsin. Belki de aynı yerler kızmışızdır. Ama bir tanesi var ki, çoğu okur gibi seni de şaşırtacak kızma nedenim. Belki sen de ilk kez burada duyacaksın bu kızma nedenini. Belki hak verecek belki de “ne ilgisi var canım” diyerek bana kızacaksın.

Romanımızın başkahramanı Raif Bey bir insan. Ve doğaldır ki her insan gibi o da yanılabilir. Belki de bu romanı efsane yapan bu yanılmalardır. Ve bizim kızdığımız şeyler aslında hayatın doğasında olan talihsizliklerdir. Bu talihsizliklerin doğallığı, hayatın içindeliği ve yazarın bunu anlatma başarısı, kızma duygumuzu cezbederken aynı zamanda heyecan, merak ve aşk duygularımızı da kendine çekmektedir.

Mikro planda düşünüldüğünde romanın akışı içerisinde birçok olay geçmekte ve başkahramanımız olaylar içerisinde savrulmaktadır. Romanı bitirinceye kadar kafanızı dışarı çıkarıp makro planda bakma ihtimaliniz ise neredeyse yok gibidir. Roman bittikten günler, belki de yıllar sonradır ki daha geniş planda olayı değerlendirme ve makro çıkarımları rahatça konuşabilme mümkün olabilecektir.

Romanın deyim yerindeyse okurlarını çarpıp geçmesi bu durumun açıklayıcısıdır. Bu açıklayıcının tahmini açıklayıcısı ise okur kitlesinin yaş ortalamasındaki küçüklük ve/veya romanın merkezinde işlenen aşk düzeyindeki büyüklük olabilir. Benim tavsiyem ortaokul ve lise düzeyinde bu gibi romanların savrulma etkisi nedeniyle ilerleyen yaşlarda tercih edilmesidir. Bireysel farklılıklara göre üniversite ve sonrası için bile bazı okurlarda savrulma etkisi görülebilmektedir.

Belirli bir olgunluğa erişme sonrasıdır ki savrulma düzeyi azalırken makro değerlendirmeler daha ön plana çıkmaktadır. Benim bahsettiğim kızma durumu da bu gibi bir olgunluk süreci ürünüdür. Romanın şokunu üzerinden atamayanlar için bu ifadeler saçma bile gelebilir. Bütün diğer düşüncelerde olduğu gibi bu “saçma” düşüncesine de yapacağım şey saygı duymaktan başka ne olabilir ki? Benim bir taraftan kızarken bir taraftan da Raif Bey’e duyduğum saygı gibi okurlardan da saçma bulurken saygı beklemeye hakkım olduğunu düşünüyorum.  

Evet makro planda kızıyordum Raif Bey’e. Çünkü kendisi Almanya’ya bir amaç için gitmişti. Bu gidişi gezi ve macera olsaydı neden kızayım? Ama sen babanın fabrikasını büyütmek için, bilim-sanat öğrenmek için gidiyorsun ve nasıl dönüyorsun. Tamam tüm bunlar hayatın cilvesi. Tamam aşk mikro veya makro planın üstündedir çoğu zaman. Her şeye rağmen önce dönüp gidiş amacını düşünüyorum ve sonrasında başına gelenleri ve o dönüştüğü garip adamı düşünüyorum kızmamda haklı olduğuma bir kez daha hak veriyorum.

Değer miydi?

Kendine, sevdiğin kadın Maria’ya, eşine ve çocuklarına, babana, ülkene, bilime ve tüm sayamadıklarıma daha iyi bir hayat sunamaz mıydın? Bir aşk, bir merak ve bir gençlik peşine takılıp kendi geleceğine ket vurmaya ki okuduk hep birlikte, babanın hayallerini boşa çıkarmaya ne hakkın vardı?

Bunları yazmayı bırakın, düşünürken bile acımasız olduğum hissine kapılıyorum. Kendi kendime kızıyorum sonra. Ama kızmanın ne kendime ne de Raif Bey’e bir faydası yok. Ve acı olan bu ifadeleri söylemek değil, bu ve benzerlerinin yaşanıyor olması. Gerçekler değişmiyor çünkü. Bir amaç peşinde giderken başka başka amaçlara kaymalar hayatın bir gerçeği. Sonuç olarak ortaya çıkan Raif Bey’ler kendilerini bu kadar objektif ifade etmeseler de toplumsal bir yara olarak aramızda dolaşıyorlar.

Romandaki Raif Bey’e kızarken yaşayan Raif’ler olmak hiç de uzak değil.


22 Temmuz 2017 Cumartesi

aşkın halleri - bizi aşk kurtaracak - nefret - pişmanlık


Aşk

Aşkın bin türlü halinden bahsetmişimdir. Bu kez aşksızlığın en son noktası olan nefretten bahsetmek istiyorum. Nefret de aşkın bir hali bana göre ve nefret de aşktan. Nefret edebilmek için en çok gerekli olanların ilkidir aşk. Ve daha bir sürü şey gerekir. Yaşanmışlıklar, acılar, pişmanlıklar ve daha birçok şey. Zordur nefrete ulaşmak anlaşılan. Özellikle de nefret olgusunun öznesi olanlar için, çok zordur.

Hem yaşaması zordur bu süreci hem de anlamlandırması. Başa gelen zor da olsa bir şekilde çekilir kuşkusuz ama gelen her ne ise onu doğru bir şekilde anlama gerçekten zordur. Hem başa geleni anlama hem de onun hissettirdiklerini anlamlandırma yorar insanı. Ve nefret tüm bunların sonunda gelir. Bir karara varmadır. Yargılama, hüküm koyma ve sonraki yaşamında kalıcı izli olgunlaşmalardır.

Tam da böyle bir dönemden geçtiğimi düşünerek kaleme alıyorum bu yazıyı. Tarihe yazılı bir kayıt bırakmak için. Bütün bu yorgunluğu, kırgınlığı ve kafamda dönüp duran duygu karmaşıklığını unutmamak için. Acıların, pişmanlıkların ve yaşananların olgunlaştırıcılığını kaçırmamak için. Bir tutam da olsa arda kalan, öğrenmeden, anlamlandırmadan, geçip gitmemesi için. Düşünürken insanlaşmak, olgunlaşmak için.

Pişmanlıklar kuşkusuz diz boyu. Kişilere, kurumlara ve olgulara dönük sayısız pişmanlık birbirine girmiş durumda. Ve tabi ki kırgınlıklar, onlar da sağanak halindeler epeydir. En çok da kendime, en çok sevdiklerime.. Doğal olarak aşkın sayısız halleri arasında gidip gelmeler yaşanıyor. Tam olarak bir hükme varamasam da kafamda netleştirdiğim çıkarımlarım var. Nefret etmiyorum örneğin. Kaç defa düşündüm, kendimi, duygularımı tek tek inceledim. Her şeye rağmen nefret etmiyorum.

Ülkeme aşkım daha da artarak devam etmekte. Birilerinin yaptığı hatalar, inandığım evrensel değerlere aşkımı yok etmedi. Belki aşk da biraz kırıldı, yıprandı ama bitmedi. Aramasalar da, eski güzel günlerin hatrı için güzel insanlara olan sevgim bitmedi. Azalmadı dersem yalan olur ama o güzel günlerimizi hatırlayınca hala tebessüm üretebiliyorum. En önemlisi de yanlış yere cezalandırıldığım halde başıma bunların gelmesine neden olanlara bile nefret etmiyorum. Çok düşündüm, çok değerlendirdim ve en net çıkarımlarımdan biri bu: Kesinlikle nefret etmiyorum.

Neredeyse bir yıl olurken yaşattıkları sayısız tecrübe için tüm herkese teşekkür ederim sadece. En çok da kendime. Öğrendim. Çok şey öğrendim. Belki de bir ömür göremeyeceğim kadar farklı yaşantılar biriktirdim. Yorgunluğu, kırgınlığı, pişmanlığı ve hayatı olabildiğince öğrendim. Aşkın bin türlü halinden birçoğunu görüp tanıma fırsatım oldu. Nefrete de varıp uğradım. Ama çok kalamadım. Bana uygun değildi. Sevgi dururken, aşk dururken, orada kalamazdım. Sınanmadığım aşktansa sınanmış nefreti tanımış ve sonrasında tercih edilmiş aşkla daha da olgunlaştım.

Ve şimdi tüm bu sıkıntılar, tüm bu toplumsal tecrit ve ekonomik baskı devam ederken aşktan bahsedebiliyorum. Aşkı nefrete tercih ediyor ve daha öncelikli kullanabiliyorum. Aşka inanıyorum. Çünkü bizi en çok aşk kurtarabilir.

2 Temmuz 2017 Pazar

aranan adam olmak


yaşamak uzun bir yol
aramak önemli, arayan ol
merak et, keşfet ve sürekli öğren
en iyiyi aramak olsun temel felsefen

sen iyi olursan iyi olur diğerleri
birlikte düşün gece ve gündüzleri
iyilik ve kötülük bütünüdür tüm evren
iyilik arasın, kendin ailen ve bütün çevren

aradıklarınla anılır, buldukça aranırsın
güzel günler yakındır, inanırsan başarırsın
kural kısa ve öz, ara başar ve aran
arama ve başarı olmadan olmaz arayıp soran

ve bir ihtimal daha vardır her durumda
başarmakla birlikte yanılmak da doğamızda
aramaya devam etmek yine bize düşen
yaşamalıyız, canımızı sıksa da her bir değişen

belki de birden kesilecek tüm aramalar
bir süre uğramaz olacak mutluluklar, başarılar
aramak ise en temel ve tamamen senden
aradıkça öğrenirsin, aranmama kabahati daha çok kendinden

iş düşmeyince aranmaz, belki de en acımasız kural bu
negaif değildir, olmamalıdır, bu kuralın yorumu.
aramayana değil de aranmayana odaklan sen
kimseye kızmazsın ara, başar ve aran döngüsünü öğrendiysen







29 Haziran 2017 Perşembe

“Nerde o eski bayramlar”


Soğumak

“Nerde o eski bayramlar” dedi ev sahibi. Kulaklarımın misafirlik kaçamağı yaptığı yöne, elimde olmadan dönüp bakıverdim. İki genç, kendi aralarında konuşuyorlar. Hepimiz kadar dertliler. Bu yaşta dünyanın bütün ağrı kesicilerine başvurmuşluğun yorgunluğu hissediliyor ses tınılarında. Misafirliğe bir süre daha gözlerimle devam edince, kulaklarımın beni yanıltmadığını hissediyorum.

O kadar dalıp gitmişler ki, bırakın beni fark etmeyi birbirlerini bile tam olarak fark etmiyorlar. Normal şartlarda bu kadar açık düşünceleri bir insan kendine bile ifade edemezken, başka birine nasıl anlatabilir ki? Sanırım en azından şimdilik çok yakınlar. Yorgunlukları ise en yakın..

Soğudum dedi tam da o arada, daha yorgun olduğunu düşündüğüm diğerine. “Bu bayramlardan soğudum”. Eski bayramlara, eski günlere ve belki de eski kendisine özlem duyuyordu. “Haklısın” dedi diğeri. “Bir kültürel alışkanlık, dini gerekçeler ya da ne olursa olsun bayram sevdiklerinle bayram” ifadesi duygudaşlığın bir başka delili. Ve daha neler neler.

Bir aşk için kullanılanına şahit olmuştum “soğumak” kelimesinin. Bir meslek için kullanıldığına da. Bir memleket, bir ders, bir kardeş, bir aile, bir kıyafet, bir telefon, bir kitap, bir yazar, bir hoca veya bir lokanta çok duyduğum soğunanlar arasındaydı. Ama bayramdan soğunulduğunu ilk defa duyuyordum. Belki de “nerde o eski bayramlar” ifadesi bu anlamı da kapsıyordu, ama doğrudan soğudum ifadesi çok ağır geldi kulağıma.

Toplumu oluşturan en dinamik bileşenler olan gençlerin özellikle, bu soğuma itirafı önemle üzerinde durulmaya değer diye düşündüm. Dikkatle dinlemeye devam etme isteği oluştu. Misafirliğin ilerleyen dakikalarında duyduklarım, soğuma eyleminin edilgen bir şekilde geliştiği yönündeydi. Toplumsal travmalar belki de en çok gençlerin dünyasına doğal afetler olarak yansıyor. Bir şekilde alışıldığında çok etkilenilmese de gençler alışana kadar birçok enkaza şahit oluyorlar ne yazık ki.

Ve bugün duyduğum “soğudum” itirafı ortaya çıkıyor. Bir gencin dilinden, plansız, düşünmeden ve o kadar içten. Belki bir daha görürüm göremem bu gençleri ama bu ifadeler hep aklımın bir köşesinde olacak.

Büyüklerin daha profesyonel, daha sempatik, “nerde o eski bayramlar” ifadesini işittikçe çoğunlukla tebessüm edilirken ben bu gençlerin “soğuma” ifadelerini hatırlayacak ve hüzünleneceğim. Bu topluma sevgi merkezli daha iyi bir hayat sunamadığımız için. Nefreti yaşatıp aşkı tükettiğimiz için. En azından tüketilmesine sessiz kaldığımız için.

En ateşli zamanlarında, hayattan, ideallerinden ve sevgiden soğuyan bir genç kendine, topluma, ve doğaya nasıl katkı sağlar dersiniz? Oysa öyle mi olmalıydı.. Gençlerimiz yanılgıların kurbanı olmak yerine doğruların kahramanı olamazlar mıydı?

Bir öğretmen olarak, öğrencilerim soğuyorken (derslerden, sevgiden vs) benim kahramanlık peşinde koşmam ne kadar idealist değil mi? Ve bunun edebiyatını (mağdur) yaparken “öğrenciyi kötüleyip” kendimi yüceltmeye çalışmak. Fırsatları tehditlere dönüştüren değilmiş gibi, sonucun bu hale gelişine hiç katkı yapmamış gibi buradan mağrur edebiyatı, kahramanlıklar üretmek..

Ve sonrasında hiçbir şey yapmamış, olmamış, gibi bayram kutlamaları. Ve klişe “nerde o eski bayramlar” retoriği. Asıl söylenmesi gereken “nerde o eski ben” veya “nerde o eski vicdan” ifadeleri ve yürekten duyulan bir “yazık!” hüznü olmalıdır. Belki bu sayede birazcık empati mümkün olabilir. Hiç değilse bir sonraki bayram için umut tomurcukları filizlenebilir.

18 Haziran 2017 Pazar

Baba olmak



Güçtür baba olmak
Hem güç hem de bir sürü güçlük
Dağ ile anlatılır bu yüzden
Dağ gibi güçlü olmak
Zirvelerin zorluklarıyla mücadele etmek
Ve tavşan var bir de
Kimseyi küstürmeden, haberdar olabilmek
Sevgi ve korkuyu eşgüdümlemek
Almış başını giden hayata denge üretmek
Kızdıklarınla yüzleşmek
En çok da babana, kızdıkların, kırdıkların
Baba olunca yeniden tanımlanır hayatın
Baba, belki de en çok empatidir
Kendi baban, başka babalar, hayaller ve gerçekler
Çocuğa bakıp da “sen nasıl babasın” diye kızdığın veliler
Büyük konuşmalar küçülür birer birer
Sözcükler küçülürken anlamlar derinleşir
Babalık, saçına, başına ve anlayışına gelir yerleşir
Dalıp dalıp gitmeler olur kırılan hayaller
Sessiz bir çığlıktır içinde, adaletsizlikler, kaybolan emekler
Başını döndürür bazen ülkede değişenler
İki ayrı uç olur bir anda, olanla olması gerekenler
Baba, sabırdır! Umuttur! Her şeye rağmen
Unutma, hem en zayıf yanın hem de güç kaynağındır ailen!

















7 Haziran 2017 Çarşamba

Tahammül yorgunluğu




Bulutlar dolmuştur bir hayli
Yağmur bahane olur
Sanma yalnız son damla kabahatli
Bardak zaten doludur
Seven göz bardağı görmez bir zaman
Tahammül arka planda çalışır durur
Sanma sadece sevgidir yorulan
Tahammül de en az onun kadar yorulur
Sevgi yorulmuşsa zamanla
Tahammül dayanamaz daha fazla
Sanma çözülür uzaklaşmakla bir şeylerden
Belki de yorgunluk en çok kendimizden
Tahammülsüzlük evet sevgisizlik demek
Tahammülse özünde zaten sevmek
Sanma güzelliğindendir her zaman hoş görmek
Velhasıl, mümkün mü sevgi güçlüyken sinirlenmek?


















6 Haziran 2017 Salı

Kardan adam - the story of snowman


   Kardan adamın hikayesi

Bundan binlerce yıl önce, ben diyeyim bin siz deyin 100 bin yıl, küçük bir dağ köyünde küçük bir çocuk yaşarmış. Öyle bir çocuk ki sanırsınız büyümüş de küçülmüş. Bu halinde anne babasını hiç bilmeyişinin payı büyük. Bunun yanında doğanın içinde olmanın, hayatı hiçbir anını kaçırmadan yaşamanın, okul yerine hayat okuluna çok erken yaşlarda başlamanın etkileri de olacaktır. Çocuk yaşlarındadır henüz ama yetişkin bir birey kadar bilgi birikimi, konuşma becerisi ve ağırbaşlılık gözlemlenir.

Yanlarında büyüdüğü büyükbaba ve büyükannesi onunla bir yetişkin gibi iletişim kurmakta, ona boyundan büyük sorumluluklar vermektedirler. Onlar da haklıdırlar bir bakıma, kimseleri yoktur ellerinden tutacak. Yaşlanmışlardır ve onca işe güç yaşam mücadelesinde onları beklemektedir. Birlikte sırtlamışlardır şimdiye kadar ve bundan sonra da birlikte devam edeceklerdir. Dolayısıyla bizim küçük kahramanımız hayat okuluna çok hızlı bir giriş yapmıştır. Güzellikleri de zorlukları da erkenden tanıma fırsatı bulmuştur.

Öyledir ya hayat. Güzeli çirkinle, iyiyi kötüyle ve mutluluğu üzüntü ile birlikte sunmaktadır. Hayat okulu bütün bunları öğrenecek kadar hatta daha fazlalarını öğrenecek kadar çok yaşantı ile doludur. Yaşadıkça öğrenir insan. Öğrendikçe büyür, olgunlaşır. Bizim küçük kahramanımız da bu şekilde öğrenmekte ve büyümektedir mevsimler birbirini kovalarken.

Küçük dağ köyünde yazlar çok neşeli geçerken kışlar bir o kadar sıkıcı ve zordur. Sadece doğanın şartlarından değildir bu zorluk. Aynı zamanda yalnızlık vardır. Yazları dağ köyüne gelen birçok göçebe aile neşe ve canlılık katmaktadır yaşama. Ama bu canlılık üç ay gibi kısa bir süre devam etmektedir. İlkbaharın canlılığını da sayarsak üç ay daha eklenebilir neşeli geçen zamanlara. Sonbahar ise sonundaki bahardan çok başındaki son hecesinin gereğini yapmaktadır. Bu mevsimde her şey sanki sona ermekte, ağaçların yaprakları ile birlikte göç eden aileler de birer birer canlılığı alıp götürmektedir.

Ve kocaman bir kış, bütün negatifliği ile karşısındadır dağ köyünün ve köyün tek çocuğunun. Kış demek sessizlik, kış demek cansızlık ve kış demek zorluk. Bir de çocuğun yüreğinden bakılınca, kış ölüm gibi bir şey. O küçücük bedenin içinde sımsıcak enerjisiyle kocaman bir çocukluk saklıyken, oynayacak kimseleri bulamamak ne kötü. Ölüme razı olmak ne acı.  Ölümün doğallaşması ne yazık.

Ölüm ne kadar doğamızın bir gereği ise umut da aynı şekilde doğamızdandır. Küçük kahramanımız yalnızlığa alışıp doğasına karşı edilgen olmaktansa, doğamızda olan bir başka gerçek, umutla etken olmayı tercih etmiştir. Yaşı henüz daha 11 olan bu koca yürekli çocuk, boyunu aşan kar yığınlarından arkadaşlar üretmiştir. Evet, yanlış duymadın, kardan çocuklar yapmıştır küçük kahramanımız.

Bu bir mucizedir. Küçücük parmakların, umut kokan mucizesi. Arkadaşları kışın gidiyorlarsa, arkadaşsız kalıyorsa o da kendi arkadaşlarını karlardan yaratmıştır. O karlar ki, arkadaşlarının gitmesinin, yalnızlığının en temel sebebidir. Bir yandan yalnızlığını giderirken diğer yandan karlardan intikamını almıştır. Öyle bir intikam ki, bulduğu kardan adam icadı, kimseye zarar vermeden bütün çocuklara mutluluk katmaktadır.

Bahçe çitlerinin karlardan görünmez hale geldiği kış aylarında dedesinin karları biriktirerek bahçe çiti olarak kullanması en önemli ilham kaynağıdır. Küçük su birikintilerinin, ırmakların üzerindeki donmuş buz tabakalarını köprü olarak kullanmaları da aynı şekilde ilhamını zenginleştirmiş olabilir. Her ne olursa olsun, küçük kahramanımızın bu gibi örneklerden bambaşka bir inovasyon üretmesi mükemmel bir iş, inovatif bir icattır.

Kardan adam kültürü o kocaman yürekli kahramana atıfla her yıl kış ayında ve dünyanın her tarafında yaşatılmaktadır. Her kardan adamda o küçük kahramana teşekkür hisleriyle dolar tüm çocuklar. Ve bir de kocaman bir acı kaplayıverir birden, hikayesini bilenleri. Şimdiki çocuklar kalabalıklarla neşe içinde kardan adam yaparken, o tek başınadır. Tek başına yıllarca kardan adam yapmaya devam etmiştir. Dolayısıyla bir umuttur kardan adam. Çaresizliğe boyun eğmeme, yalnızlığa direniştir. Mucizedir o nedenle.

Gelecek tüm çaresizliklere, uzun süren tüm kışlara ve tüm yalnızlıklara inat.

10 Mayıs 2017 Çarşamba

Ayrılık da sevdaya dahil..


Daha ileriye, en iyiye..

Daha iyisini istemek insanların ortak noktalarındandır. Bu istemenin vizyona dönüşmesi ise insanlar arasındaki farklılıklardan. Sonrasında bu vizyona ilişkin misyonlar belirlenmesi farklılığı daha da belirli hale getirenlerden. Tüm bunların hayata geçirilme çabaları ise insanlar arası en temel ortak farklılık.

Bir grup insan emeği öncelerken başka bir grup kolaycılığı önceleyebiliyor. Aynı isteme arzusu yöntem bağlamında farklılaşıyor. Ve sonrası, bireysel ve grupsal farklılıklar.

En iyiler ligi hangi alanda olursa olsun en temel yöntem olarak emek ve çaba ile beslenir. Şans ve benzeri istisnai faktörler, yöntemsel olarak kullanılsa da özellikle uzun vadede çalışmanın önüne geçmemeli. Vizyonunu “en iyiye” olarak belirleyen ve o yönde çabalayan her kim olursa olsun günün birinde hak ettiği dönütlere kavuşur. Doğa, kuralına göre oynayan herkese fazlasıyla armağanlar getirir.

Zamanın ruhu başlı başına bir armağandır aslında. Gelişen iletişim teknolojileri ile coğrafyanın, zamanın ve fiziksel uzaklığın esareti sona ermiştir. Vizyon ne ise ona uygun bir lig bulmak sadece bir “tık” yakınlığındadır. Dolayısıyla olunmak istenen “en iyi” için dünyanın her yerinden, her an çevrime katılınabilir.

Katılmak, en iyilerin olduğu bir ligde, birlikte yürümek için çok önemlidir. Ortak vizyonun “sürekli gelişim” ve “en ileriye, daha iyiye” olduğu bir lige katılım, bireylere ister istemez gelişme fırsatı sunacaktır. İster istemez derken, her bireyin gelişimi istemesinden öte bunu vizyona ve çabaya dönüştürememesi ifade edilmektedir. Bireyler iyi bir ligde, kendi potansiyellerini daha çok zorlama ve daha fazla keşfetme şansına sahiptir.

Futbol için konuşmak gerekirse, iyi bir futbolcu iyi bir takımda oynamak ister. Bu takımın iyiliği hangi ligde top koşturduğu ile doğru orantılıdır. Uluslararası liglerde sahne alma, o atmosferi soluma fırsatı bir oyuncu için ister istemez kendi potansiyelini zorlama ve dolayısıyla daha fazlasını keşfetme imkanları sunacaktır. İçinde bulunduğu lig bireye kendini keşfetme fırsatları sunar çünkü.

Okul da böyle değil mi? Gençlerimiz sınavlara bu nedenle çalışmadı mı? İyi bir okul iyilerin olduğu bir lig olarak görülmedi mi? En iyiler liginde olmak her öğrencinin hayallerini bir şekilde süslemedi mi? Evet, iyi bir okul hem öğrenme sürecinde hem de ileriki yaşamda bir etiket olarak vazgeçilmezdir. Okulun vizyonu aynı oranda olmasa da, her bir öğrencisine kendi rengine yakın bir renk olarak aksedecektir.  Tıpkı mutluluk gibi. Vizyon da bulaşıcıdır.

Vizyon bulaşıcıdır ama bireysel farklılıklar okul sonrası yine kendini hissettirecektir. Aynı vizyonu bir yönüyle kazanan öğrenciler iş hayatına atılınca içselleştirebildikleri kadar çaba ortaya koyacaklardır. Çabanın vizyonu tatmin ettiği durumlar olabileceği gibi çabanın yetersiz kaldığı örnekler de görülebilecektir. Birey burada doğal bir tepki olarak farklı yollardan çıkışlar arayacaktır.

Bir tarafta emek ön planda iken diğer tarafta başkalarının emeğini kullanma veya emek transferi ön plana geçmektedir. Burada dikkat edilmesi gereken iki farklı örneğin de istek ve vizyon ortaklığıdır. İki taraf da en iyiler liginde olmak istemekteyken, olma yöntemleri farklılaşmaktadır. Hatta bazı durumlarda hileye bile başvurulduğu görülebilir.

Yeşilçam arşivi hileye başvurma anlamında sayısız örnekler sunar. Köy örneğinde, köyden kente göç edenler örneğinde ve diğer birçok örnekte en iyiye giderken hile ve benzeri yolları kullanan karakterler yer almaktadır.

Hepimizin aynı sıralardan geçtiği düşünüldüğünde, yöntemsel farklılıklar için en anlaşılır örnek “kopya” olgusudur. Bir sınav vardır. Ve en iyi notu almak isteyen öğrenciler. Bu yarışta herkesin isteği ortak olsa da yöntemler farklı farklıdır. Bir öğrenci sabahlara kadar çalışıp emeği öncelerken, diğer bir öğrenci başka şekilde zaman geçirip kopyayı önceleyerek daha iyi notlar alabilmektedir.

Her iki öğrenci de “en iyiye” vizyonunu paylaşmaktadır oysa..

Sonuç olarak en iyiler liginde en iyilerle birlikte olmak önemlidir. Bu ligin üyeleri aynı yollardan geçse de aynı yöntemleri kullanmamıştır büyük olasılıkla. Ama böyle bir lige kadar yükselmiş bireyler bir şekilde kendilerini keşfetmiş kişiler olduğu için önemlidirler. Zaten bu liglerde farklı keşifler fırsatı bu şekilde ortaya çıkar. Aynı olay ve olguya iki birey ne kadar farklı bakıp ne kadar farklı yorumlayabilir onu öğrenme fırsatı. Bu ligde yarış da vardır, işbirliği de; yenmek de vardır yenilmek de ama her şeye rağmen öğrenmek her zaman. Bu bilinçle en iyilerden çok şey öğrenilebilir. Birey kendisini daha iyiye ve en iyiye böyle bir lig içinde daha iyi hazırlayabilir.

Bir şekilde ligin dışında kalındığı durumlar ise daha çok değer bilme fırsatlarıdır. Hayatın diğer liglerini de görme ve en iyilerin farkını bir kez de yokluğunda hissetme fırsatı.

Demiş ya şair, “ayrılık da sevdaya dahil”…


4 Mayıs 2017 Perşembe

İşte Gidiyorum


Hoşçakalın Mevsimi

Bir ağustos sıcağında zordu eşyalarımı toplamak. Nerden çıkmıştı bu taşınma işi. Tam da alışmıştım fakültedeki odama. Beytepe’de ilkgözağrımdı o oda benim. İstemeye istemeye taşınmak zorundaydım. Güç bela toparlanıp, parça parça eşyalarımı taşıdım. Kitaplar ağırdı.

En son eşyaları almaya geldiğimde Kazım Koyuncu’nun “işte gidiyorum” şarkısı dolanmıştı dilime. Çok duygulanmıştım veda ederken, oda arkadaşlarım, sekreter ablamız ve diğer tüm koridor sakinlerine. Oysa gittiğim yer sadece 500 metre uzaklıktaydı. Hatta bölüme daha yakın, daha kullanışlı bir odaydı. Danışmanımla daha yakın olma fırsatıydı. Yine de ayrılmak çok zor gelmişti.

Aradan bir hafta geçmeden, bambaşka bir şey oldu. Bir fırtına dolaşıyordu zaten uzunca bir süredir, en sonunda beni de içine aldı. Gitmek bu kez bambaşka koyuyordu yüreğime. Aniydi. Beklenmedik. Ve Kırıcıydı. Şimdi mayıs ayını yaşarken bile aradan geçen onca zamana rağmen anlatması hala zor. Bir hafta önceki ayrılık, duygulanma ve sitemin sözü bile olmazdı bunun yanında. Kazım Koyuncu’nun “Hoşçakal”ı bırakın mırıldanacak ne ses ne de soluk kalmıştı.

Hoşçakalın mevsimi bu kadar mı farklıydı?

Denildiği gibi sadece çantamı aldım ve başka hiçbir şeye dokunmadan kimseciklere de görünmeden evime, huzuruma geldim. Toplumsal korkunun zirve yaptığı bir dönemdi. Kime ne diyebilirdim. Zaten geçen bunca zamanda yaşadıklarım ve yaşadıklarımız bu sessizliği, suçlanmışlığı, korku ve yalnızlığı açıklıyordu.

Yol boyunca aklımdan geçenleri hiç açmamak en iyisi.

Eşime bile söyleyemedim. Düşünmek istiyordum bir müddet. Ne yapılabilir nasıl bir çözüm bulunabilirdi. Neyse ki üç gün sonra adımızı listeyle yayınladılar. Düşünmekten, kendi kendimi yemekten kurtulmuştum. Yaramdan değil, sorandan yoruldum der eskiler. Artık kimse sormuyordu. Kimse bir çözüm de arayamıyordu. Herkes kendince bir açıklama yapabiliyordu medyadan duyduğunca. Ne anlatacak bir şey vardı ne de dinleyecek olan biri. Zordu. Tek kelimeyle, tuhaftı.

Eylül serinliği ağustos sıcağından daha fazla yorarmış insanı. Bir eylül sabahı, ağustoslardan nisanlardan daha zor gelirmiş. Ve birkaç gün sonra eşyaları toplamaya giderken hissedilenler. Kapıdaki güvenlikçiden, bölümdeki çaycıya; bölüm hocalarından enstitü müdürüne herkes çaresiz ve üzgünüm derken, kırmamak için ellerinden geleni yaparken… Öyle bir ağırlık binmişti üzerime, içimde öyle bir yumru oluşmuştu, tam olarak anlayamadığım. Anlatamadığım. Kendiliğinden dökülen gözyaşları daha iyi anlamış sanırım ve anlatabilir.

Özellikle de yanında güvende hissettiği, sahiplenildiği ortamlarda. Böyle bir durumda çok da sahiplenilmiyormuş. Gözyaşı, anlamaya ve anlaşılırlığa sınırlı bir destek oluyor o nedenle. Yumru büyüdüğüne göre sanırım dökülmeyen yaşlar, içerilerde birikiyor.

Bu veda başka vedalara benzemiyor. Olabildiğince kısa sürede bitsin istiyorum. Bir an önce Beytepe sınırlarını çıkmak, rahatlamak istiyorum. En azından bölümü dışarı çıkmak, kaçmak, kurtulmak istiyorum. Bu yük epey ağır gelmiş anlaşılan, taşıyamıyorum. Kabullenemiyorum.

Şimdi bu satırları yazarken bile zorluk çekiyorum. Demek eylül serinliği daha çok yakıyormuş. Rüzgardan olsa gerek. Ağustos sıcağında taşınmak hatırladıkça mutluluk veriyor. Ama Eylül hala acı. Hala ağır. Hala yük.

Umut o ki, en zor zamanlar bir gün tebessümle hatırlanır. Ama o gün bu gün değil. Nasip. Belki o gün bambaşka duygularla, kelimelerle dile gelir hatıralar. Belki o gün daha çok olur anlayanlar. Belki o gün mutlu olur eş dost arkadaşlar.. Belki, yavaş yavaş dökülür yapraklar. Eskisi gibi, eylül yine romantik başlar..

30 Nisan 2017 Pazar

HAYDİ SÖYLE


Öyle diyordu şarkıda Tatlıses, “haydi söyle onu nasıl sevdiğimi”.. Şimdilerde yepyeni bir inovasyonla yeniden yaratılan şarkı, Kalben tarafından seslendiriliyor. Demek söyleme, her dönemde yeniden yaratılan bir gereksinim. İnsanlar "söyleme" eylemine bir isteğin ötesinde gereksinim olarak bakıyorlar. “Söylemesen çatlarım” türünden ifadeler hep bundan. Söylemek bir gereksinim. Hatta bazen zorunluluk derecesinde bir gereksinim.

Öte yandan sabretmek de bir gereksinim. Kendinle savaşma pahasına bir gereksinim. Haksızlık ve kırgınlık almış başını giderken, içinden bir ses “haydi söyle” derken, sabredersin. Sözlerin esiri olmamak için. Kendi değerine değer verdiğin için. Doğru da olsa, senin doğruların bu yanlışları söylemeye izin vermediği için. Çirkine çirkin demenin kendi bakışına zarar vereceğinden çekindiğin için. Kendi değerlerinin ve sevdiklerinin hatırı için. İlk önce kendine olan saygın için.

Evet evet kendimiz için. Birileri kötülüğü yaşatırken onu ifade etmek bize düşmemeli. Bizim gözlerimiz ve kelimelerimiz başkalarının çirkinlikleri ile kirletilmemeli. İstemeden de olsa maruz kalınan çirkin söz ve davranışlar bizim zihnimizde ve kelimelerimizde aynı seviyede yankı bulmamalı. Çünkü yanlışı ifade ederken bile yanlışın, yanlışların ve yanlışlığın literatürünü kullanmamalıyız. Doğru isek eğer, ifadelerimizde de doğruluğun, doğruların ve doğrunun literatürünü taşımalıyız. Doğru ve yanlış iki ayrı dil ise eğer yanlışlığın dilinin doğruluğu istila etmesine inin vermeyelim.

“Rüyalarda gördüğümüzü” söyleyelim. Bunda ne olacak Ki? Ama kabusları ne görelim ne de görenlere tercümanlık edelim. Bizim hayatımızda kabuslar olmamalı. Başkalarında da olmasın gönül ister ki. Ama orası bize kalmıyor çoğunlukla. Bize düşen kimsenin kabusuna girmemeye çalışmak. Huzuru yaşamak ve yaşatmaya çalışmak. Derdi ya “her nerede yaşanıyor ve yaşatılıyorsa” diye. Aynen öyle.

Sevgili ben, güzel düşün, çok düşün, önce düşün; sonrasında iyilik ve güzellik olsun. Hatalar mı? Hatalar da doğamızdan. Boş vaktinde bol bol onları da düşün. Söyleme kısmına gelince “şeker söyle, kaymak söyle, bal söyle”. Çok düşün az söyle, öz söyle.

Tüm bunlardan sonra hala kötü söz duyar mıyım? Dünya hali duyabilirsin. Ama “seni bilen bilir bilmeyen de kendi gibi bilir” anlayışıyla duymazdan gelirsin. “Kötü söz sahibinin” der eskiler. Kendine bakar, olumlu görmeye çalışır ve sabredersin her şeye. Ne kötü söz söylemeye ne de söylenmeye değmez hayat, sabretmekse gerçekten büyüklük.

Nihayetinde gün dönümlü, hayat ölümlü değil mi?

25 Nisan 2017 Salı

Bilmezdim..

Bilmezdim
Bilmediğimi
Öğrenemediğimi
Komikliğimi
Güçlüyüm sanırken
Hadsizliğimi
Muktedirim derken
Acizliğimi
Herkesin içindeyken
Yalnızlığımı
Tebessümler saçarken
Acılarımı
En mutlu günüm deyip eğlenirken
Birdenbire ağladığımı
Kimsenin umurunda bile değilken
Sayfalarca yazdığımı
Çabaladığımı
Bir inat uğruna
Kırdığımı ve kırıldığımı
Yanıldığımı
Bile bile aldandığımı
Biliyorum sandığımı
Biliyorum demenin saçmalığını
Bilmemenin özgürlüğünü
Bilmişlikle ıskaladığımı
Bilmezdimlerde bile bilmediğimi
Bilmemenin evrenselliğini
Doğallığını
Hala bilmiyorum öyleyse
Özgürüm
Özgürce yaşayabiliyor muyum?
Demek bilmek bağlamında eksik olan
Hep eksik kalacak
Eksiklikle tamamlanacak
Bir cümle
Bir şiir
Bir şarkı
Bilmezdimle başlayan
Bilmemeyle tamamlanan
Bilememenin doğasını aydınlatan
Sonrası özgürlük
Ve nokta, üç tane






9 Nisan 2017 Pazar

Çocukluk oyun ve hayat


Bir zamanlar çocuktuk
Oyunlarımız vardı,
Oyuncaklarımız
Her şeyden daha gerçek
Yemekten içmekten ve bazen kendimizden
Kırılan kollarımız
Çizilen dizlerimiz
Gece ateşlenmelerimiz
Hep oyunlardandı
Oyunsa hayat
Çocukluk deyip geçemez akıl
Hayat bir bütündür çünkü
Oyun her yaşta devam eder
Bırakalım öyleyse çocukları
Doya doya oyun öğrensinler
Başarmayı, yanılmayı, artıyı, eksiyi, kuralı, cezayı..
Kısacası hayatı
Oyunlardan öğrensinler
Büyümeden
Sonuçları yönetilebiliyorken
Herkes çocuk ve bağışlama daha çabukken
Unutabiliyorken
Yaşayarak oyunla öğrensinler
Oyunda olmayı
Oyunun dışında kalmayı
Mızıkçılık yapanları
Oyuna alınmayanları
Oyun kuranları
Figüranları
Oyuna girmek için bin takla atanları
Oyunda kural tanımayanları
Kendi kurallarını dayatanları
Her şeye rağmen oyundan kopmayanları
Pes edip kaçanları
Kaybetmeye tahammülü olamayanları
Kaybetse de kendi kaybolmayanları
En iyileri
En kötüleri
Şöyle böyle işteleri
İşini bilenleri, bilmeyenleri
Emek sömürenleri
Emek verenleri
Etiketi ile etiği karıştıranları
Kişileri, olayları, durumları, davranışları ve sonuçları
Esaretin adları
Bazen “sobe” olur, bazen “ebe”
Bazen de “game over”
Bir bakarsınız zaman hızla geçmiş
Esaretin adları biraz daha acı olarak devam etmekteymiş
İş başvurusunda “reddedildi”
Karnede “kırık not”
İş yatırımında “iflas”
Atama başvurularında “hiçbir tercihe yerleştirilemedi”
“Atanamayan öğretmen” “Sözleşmeli öğretmen”
“Aşk”
Tahlil sonuçlarında “pozitif”
“Banka kredi kartı”
Şimdilerde “khk”
Ve özgürlük
Umutla ve inanarak
Kocaman bir tebessüm
Esaretin her türlüsüne
Kötüsüne, daha da kötüsüne
Uyuyup uyanmayla bitenine bitmeyenine
Hayat bile bir gün biterken oyun bitmese ne?






















Bir Öğrencinin Hayalinden Tutmak

Hayaller ve Paylaşmanın İnceliği Hayaller, insanın içindeki en güçlü motorlardan biridir. Kendi hayalini gerçekleştirmek için pe...