Hoşçakalın Mevsimi
Bir ağustos sıcağında
zordu eşyalarımı toplamak. Nerden çıkmıştı bu taşınma işi. Tam da alışmıştım
fakültedeki odama. Beytepe’de ilkgözağrımdı o oda benim. İstemeye istemeye taşınmak zorundaydım. Güç bela toparlanıp,
parça parça eşyalarımı taşıdım. Kitaplar ağırdı.
En son eşyaları almaya geldiğimde Kazım Koyuncu’nun “işte gidiyorum” şarkısı dolanmıştı dilime. Çok duygulanmıştım veda ederken, oda arkadaşlarım, sekreter ablamız ve diğer tüm koridor sakinlerine. Oysa gittiğim yer sadece 500 metre uzaklıktaydı. Hatta bölüme daha yakın, daha kullanışlı bir odaydı. Danışmanımla daha yakın olma fırsatıydı. Yine de ayrılmak çok zor gelmişti.
En son eşyaları almaya geldiğimde Kazım Koyuncu’nun “işte gidiyorum” şarkısı dolanmıştı dilime. Çok duygulanmıştım veda ederken, oda arkadaşlarım, sekreter ablamız ve diğer tüm koridor sakinlerine. Oysa gittiğim yer sadece 500 metre uzaklıktaydı. Hatta bölüme daha yakın, daha kullanışlı bir odaydı. Danışmanımla daha yakın olma fırsatıydı. Yine de ayrılmak çok zor gelmişti.
Aradan bir hafta
geçmeden, bambaşka bir şey oldu. Bir fırtına dolaşıyordu zaten uzunca bir
süredir, en sonunda beni de içine aldı. Gitmek bu kez bambaşka koyuyordu
yüreğime. Aniydi. Beklenmedik. Ve Kırıcıydı. Şimdi mayıs ayını yaşarken bile
aradan geçen onca zamana rağmen anlatması hala zor. Bir hafta önceki
ayrılık, duygulanma ve sitemin sözü bile olmazdı bunun yanında. Kazım Koyuncu’nun
“Hoşçakal”ı bırakın mırıldanacak ne ses ne de soluk kalmıştı.
Hoşçakalın mevsimi bu kadar mı farklıydı?
Hoşçakalın mevsimi bu kadar mı farklıydı?
Denildiği gibi sadece
çantamı aldım ve başka hiçbir şeye dokunmadan kimseciklere de görünmeden evime,
huzuruma geldim. Toplumsal korkunun zirve yaptığı bir dönemdi. Kime ne diyebilirdim.
Zaten geçen bunca zamanda yaşadıklarım ve yaşadıklarımız bu sessizliği,
suçlanmışlığı, korku ve yalnızlığı açıklıyordu.
Yol boyunca aklımdan
geçenleri hiç açmamak en iyisi.
Eşime bile söyleyemedim.
Düşünmek istiyordum bir müddet. Ne yapılabilir nasıl bir çözüm bulunabilirdi.
Neyse ki üç gün sonra adımızı listeyle yayınladılar. Düşünmekten, kendi kendimi
yemekten kurtulmuştum. Yaramdan değil, sorandan yoruldum der eskiler. Artık
kimse sormuyordu. Kimse bir çözüm de arayamıyordu. Herkes kendince bir açıklama
yapabiliyordu medyadan duyduğunca. Ne anlatacak bir şey vardı ne de dinleyecek
olan biri. Zordu. Tek kelimeyle, tuhaftı.
Eylül serinliği ağustos
sıcağından daha fazla yorarmış insanı. Bir eylül sabahı, ağustoslardan nisanlardan
daha zor gelirmiş. Ve birkaç gün sonra eşyaları toplamaya giderken
hissedilenler. Kapıdaki güvenlikçiden, bölümdeki çaycıya; bölüm hocalarından
enstitü müdürüne herkes çaresiz ve üzgünüm derken, kırmamak için ellerinden
geleni yaparken… Öyle bir ağırlık binmişti üzerime, içimde öyle bir yumru
oluşmuştu, tam olarak anlayamadığım. Anlatamadığım. Kendiliğinden dökülen
gözyaşları daha iyi anlamış sanırım ve anlatabilir.
Özellikle de yanında
güvende hissettiği, sahiplenildiği ortamlarda. Böyle bir durumda çok da
sahiplenilmiyormuş. Gözyaşı, anlamaya ve anlaşılırlığa sınırlı bir destek
oluyor o nedenle. Yumru büyüdüğüne göre sanırım dökülmeyen yaşlar, içerilerde
birikiyor.
Bu veda başka vedalara
benzemiyor. Olabildiğince kısa sürede bitsin istiyorum. Bir an önce Beytepe
sınırlarını çıkmak, rahatlamak istiyorum. En azından bölümü dışarı çıkmak,
kaçmak, kurtulmak istiyorum. Bu yük epey ağır gelmiş anlaşılan, taşıyamıyorum. Kabullenemiyorum.
Şimdi bu satırları
yazarken bile zorluk çekiyorum. Demek eylül serinliği daha çok yakıyormuş.
Rüzgardan olsa gerek. Ağustos sıcağında taşınmak hatırladıkça mutluluk veriyor.
Ama Eylül hala acı. Hala ağır. Hala yük.
Umut o ki, en zor
zamanlar bir gün tebessümle hatırlanır. Ama o gün bu gün değil. Nasip. Belki o
gün bambaşka duygularla, kelimelerle dile gelir hatıralar. Belki o gün daha çok
olur anlayanlar. Belki o gün mutlu olur eş dost arkadaşlar.. Belki, yavaş yavaş
dökülür yapraklar. Eskisi gibi, eylül yine romantik başlar..
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder