4 Mayıs 2017 Perşembe

İşte Gidiyorum


Hoşçakalın Mevsimi

Bir ağustos sıcağında zordu eşyalarımı toplamak. Nerden çıkmıştı bu taşınma işi. Tam da alışmıştım fakültedeki odama. Beytepe’de ilkgözağrımdı o oda benim. İstemeye istemeye taşınmak zorundaydım. Güç bela toparlanıp, parça parça eşyalarımı taşıdım. Kitaplar ağırdı.

En son eşyaları almaya geldiğimde Kazım Koyuncu’nun “işte gidiyorum” şarkısı dolanmıştı dilime. Çok duygulanmıştım veda ederken, oda arkadaşlarım, sekreter ablamız ve diğer tüm koridor sakinlerine. Oysa gittiğim yer sadece 500 metre uzaklıktaydı. Hatta bölüme daha yakın, daha kullanışlı bir odaydı. Danışmanımla daha yakın olma fırsatıydı. Yine de ayrılmak çok zor gelmişti.

Aradan bir hafta geçmeden, bambaşka bir şey oldu. Bir fırtına dolaşıyordu zaten uzunca bir süredir, en sonunda beni de içine aldı. Gitmek bu kez bambaşka koyuyordu yüreğime. Aniydi. Beklenmedik. Ve Kırıcıydı. Şimdi mayıs ayını yaşarken bile aradan geçen onca zamana rağmen anlatması hala zor. Bir hafta önceki ayrılık, duygulanma ve sitemin sözü bile olmazdı bunun yanında. Kazım Koyuncu’nun “Hoşçakal”ı bırakın mırıldanacak ne ses ne de soluk kalmıştı.

Hoşçakalın mevsimi bu kadar mı farklıydı?

Denildiği gibi sadece çantamı aldım ve başka hiçbir şeye dokunmadan kimseciklere de görünmeden evime, huzuruma geldim. Toplumsal korkunun zirve yaptığı bir dönemdi. Kime ne diyebilirdim. Zaten geçen bunca zamanda yaşadıklarım ve yaşadıklarımız bu sessizliği, suçlanmışlığı, korku ve yalnızlığı açıklıyordu.

Yol boyunca aklımdan geçenleri hiç açmamak en iyisi.

Eşime bile söyleyemedim. Düşünmek istiyordum bir müddet. Ne yapılabilir nasıl bir çözüm bulunabilirdi. Neyse ki üç gün sonra adımızı listeyle yayınladılar. Düşünmekten, kendi kendimi yemekten kurtulmuştum. Yaramdan değil, sorandan yoruldum der eskiler. Artık kimse sormuyordu. Kimse bir çözüm de arayamıyordu. Herkes kendince bir açıklama yapabiliyordu medyadan duyduğunca. Ne anlatacak bir şey vardı ne de dinleyecek olan biri. Zordu. Tek kelimeyle, tuhaftı.

Eylül serinliği ağustos sıcağından daha fazla yorarmış insanı. Bir eylül sabahı, ağustoslardan nisanlardan daha zor gelirmiş. Ve birkaç gün sonra eşyaları toplamaya giderken hissedilenler. Kapıdaki güvenlikçiden, bölümdeki çaycıya; bölüm hocalarından enstitü müdürüne herkes çaresiz ve üzgünüm derken, kırmamak için ellerinden geleni yaparken… Öyle bir ağırlık binmişti üzerime, içimde öyle bir yumru oluşmuştu, tam olarak anlayamadığım. Anlatamadığım. Kendiliğinden dökülen gözyaşları daha iyi anlamış sanırım ve anlatabilir.

Özellikle de yanında güvende hissettiği, sahiplenildiği ortamlarda. Böyle bir durumda çok da sahiplenilmiyormuş. Gözyaşı, anlamaya ve anlaşılırlığa sınırlı bir destek oluyor o nedenle. Yumru büyüdüğüne göre sanırım dökülmeyen yaşlar, içerilerde birikiyor.

Bu veda başka vedalara benzemiyor. Olabildiğince kısa sürede bitsin istiyorum. Bir an önce Beytepe sınırlarını çıkmak, rahatlamak istiyorum. En azından bölümü dışarı çıkmak, kaçmak, kurtulmak istiyorum. Bu yük epey ağır gelmiş anlaşılan, taşıyamıyorum. Kabullenemiyorum.

Şimdi bu satırları yazarken bile zorluk çekiyorum. Demek eylül serinliği daha çok yakıyormuş. Rüzgardan olsa gerek. Ağustos sıcağında taşınmak hatırladıkça mutluluk veriyor. Ama Eylül hala acı. Hala ağır. Hala yük.

Umut o ki, en zor zamanlar bir gün tebessümle hatırlanır. Ama o gün bu gün değil. Nasip. Belki o gün bambaşka duygularla, kelimelerle dile gelir hatıralar. Belki o gün daha çok olur anlayanlar. Belki o gün mutlu olur eş dost arkadaşlar.. Belki, yavaş yavaş dökülür yapraklar. Eskisi gibi, eylül yine romantik başlar..

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Bir Öğrencinin Hayalinden Tutmak

Hayaller ve Paylaşmanın İnceliği Hayaller, insanın içindeki en güçlü motorlardan biridir. Kendi hayalini gerçekleştirmek için pe...