İdam ölüm cezası demek, ölüm de bir canlının hayatına
son verme. Bir ceza olarak ölüm, bir insana verilebilecek cezaların en büyüğü (CEB). Doğal olarak
bir insanın işleyebileceği en büyük suç sözkonusu. Öyle ya tüm cezalar gibi
idam da suçun niteliğine göre.
Bir eğitimci olarak ilk baştan cezaya karşı olsam da
toplumsal gerçeklik cezaları zorunlu kılıyor. Hukukun olduğu veya olmadığı fark
etmeksizin her toplumda ceza var. Aslında ceza yaşamın doğasında var. Toplumların
olduğu gibi yaşamın da yasaları var. Bu yasalara uygun olmayan her davranış
ceza ile karşılaşacaktır. Dere yatağına ev yapma davranışı gibi..
Ceza doğamızda var demek ki. Bir insan olarak üzülsek
de cezalarla yaşamayı öğreniyoruz. Doğa insana nasıl öğretiyorsa toplum da
öğretiyor. Ne yazık ki toplum mayasındaki insandan mıdır nedir, doğa kadar net
olamayabiliyor. Cezai pratiklere kişisel ve toplumsal değişkenler
girebileceğinden toplumsal cezalar bazen doğal karşılanmayabiliyor. Bir deprem
sonucu yaşamını yitiren yüzlerce kişi için depreme değil de müteahhitlere,
yetkililere kızılması bundan dolayı.
Ceza için de bir kabul alanı vardır anlaşılan. Tüm tarafların
karşılıklı iletişimi ile doğru bir ceza pratiği işletilebilir. Bir öğretmen
için de, bir müdür için de ve hayatın her kademesi için de ceza gerçeği
doğasına uygun ve kabul edilebilir hale getirilebilir. İdam da bu açıdan ele
alınıp değerlendirilebilir.
Eskiden fiziksel ceza vardı okullarda, özellikle müdürlerden
dayak yemeyen yok gibiydi. Hatta bazı öğrenciler müdür odasının daimi
ziyaretçileriydiler. Dayak bir ceza olarak doğru veya yanlış bir dönemin bir
gerçeğiydi ve doğal kabul ediliyordu. Şimdilerde ise dayak şöyle dursun
öğrenciye dokunmak bile söz konusu değil. Ceza olarak dayak bugünün
gerçekliğinde doğal kabul edilmiyor. Dolayısıyla zamansal bir görecelik var
ceza konusunda. Dün doğal olan bir ceza bugün doğal kabul edilmiyor.
Zamansal göreceliğin yanında bir de kişisel görecelik
eklenebilir. Müdür tarafından saatlerce dövülen bir öğrenci için alışkanlık
olarak kabul edilebilir hale gelen dayak cezası, bir başka öğrencide bırakın
saatlerce dövülmeyi, bir tek tokat karşısında kabul edilemeyiş sonucu çok ağır
bir ceza olarak değerlendirilebilir. Bir tokat yiyen öğrenciye “haline şükret
bak diğerini ne kadar hırpaladı” demek ne kadar anlamlıdır?
Doktora derslerinden birinde bir öğretmen arkadaşımız
anlatmıştı, öğrencilere fiziksel ceza uygulanmamalı ifadesine karşı. Cezasız
bir sınıf yönetiminin mümkün olmayacağını hatta bazı değişkenlere göre dayak
bile atılması gerektiğini savunmuştu. Okulun sosyoekonomik çevresi ve aile
eğitimi gibi değişkenler dayak gerçeğini zorunlu kılıyor demişti. Başka bir
öğretmen de bu ifadeleri “ben cetvelle vuruyorum çocuk gülüyor meğerse ailesi
hortumla dövüyormuş sonradan öğrendim” örneğiyle desteklemişti. Oldukça gerçek
ve oldukça doğal bir paylaşımdı. Akademik olarak karşı çıktığınız bir dayak
olgusuna gerçek yaşamdan örnekler veriyordu.
Öte yandan şu gerçeği de paylaşmadan edememişti. Aynı sınıfta
bir öğrenci dayakla yönetilemezken bir başka öğrenci de küçük bir sözel
uyarıdan saatlerce ağlayabiliyordu. Ceza kendi doğasına göre düşünüldüğü gibi
cezanın etkileri de bireyin doğasına göre düşünülmeli demek ki. Dolayısıyla kimseye
“haline şükret” dayatması yapılarak cezayı kabullenmesi beklenmemeli.
“Ölümü gösterip sıtmaya razı etmek” olarak da ifade
edilebilen bu dayatma, bireysel farklılığa bir hakarettir. Her bireyi kendi
bireyselliğinde ele alamadığımızın mazereti olmamalı..
Bir yerde idamı tartışırken, psikolojik ve sosyolojik
olarak öldürülen insanları unutmamalı. İdam yani ölüm cezası kuşkusuz en ağır
ceza, cezanın doğasında. Bireyin doğasında ne peki? Bir öğrenciye verdiğiniz
ceza ile onun doğasını, geleceğini yok ettiğinizi ve aslında onu öldürdüğünüzü
nereye koyacağız? Bu da bir tür idam değil mi? Ya da hak etmediği bir suçla
cezalandırılan bir kişinin kendi ve aile sağlığını; psikolojik ve sosyolojik
sorunlarını ve intihara kadar gidebilecek sonuçları ölüm bağlamında nereye
koyalım? Bunlar da bir tür idam değil mi? Bir insanın yıllarca biriktirdiği
itibarını, kariyerini ve huzurunu öldürmek..
Ölmek doğamızda var bu doğru da, öldürmek de doğamıza
alıştırıldı. Ölümün her türlüsü üzücü olmakla birlikte somut bir gerçek olarak
hayatın içinde. İletişim, kardeşlik, akrabalık, dostluk, emek vesaire ölüm
gerçeğinden nasibini alanlardan sadece birkaçı. Tüm bu ölümler karşısında vicdanların
ölmemesi ise temenni ve umut olarak bir kenarda dursun.