27 Kasım 2016 Pazar

Yanılmışlığın resmi


...

Yanılmak doğamızdan

Sevmek gibi, aşk gibi ve gülmek

Ölçmek biçmek ve değer vermek

En canlı renklerle çizilen bir tablo ilk zamanlar

Zamanla solması muhtemel

Ve ikisi de senin gerçeğin

Canlı renkler de solgun renkler de senden

Yanılan da yanıltan da sensin özünde

Gerçekler zaten gerçek

Yürek sızlar ara ara

Kızgınlık çoğunlukla kendinedir

Değil mi ki renkleri canlandırma da soldurma da senin elindedir

Ve tüm renkleriyle resim senindir

Her şeyiyle sana özgü ve özel

Değer verirken, gülüp eğlenirken

Kısacası daha az düşünürken

Şimdi düşünme zamanı, biraz geç olsa da

Dünü bugünü ve yarınları

Resim hala renkli, yanılmışlığın renkleri olsa da

Öğrenmek de doğamızda ya hani

Ve hayat bir yerlerde senin için saklar tüm renklerini

Şimdi yeni arayışlar yeni kararlar

Eski yanlışları yeni doğrular aklar

Temenni odur ki öğrenme gerçekleşmiştir

Hata ve doğrular net olarak ayırt edilmiştir

Çünkü ölçmek biçmek ve değer vermek de öğrenilir

Ve yanılmışlığın resmi güzel bir öğreticidir

İşin kolayına kaçmadan

Yanılmışlıktan öğrenilmelidir


13 Kasım 2016 Pazar

İdam ..



İdam ölüm cezası demek, ölüm de bir canlının hayatına son verme. Bir ceza olarak ölüm, bir insana verilebilecek cezaların en büyüğü (CEB). Doğal olarak bir insanın işleyebileceği en büyük suç sözkonusu. Öyle ya tüm cezalar gibi idam da suçun niteliğine göre.

Bir eğitimci olarak ilk baştan cezaya karşı olsam da toplumsal gerçeklik cezaları zorunlu kılıyor. Hukukun olduğu veya olmadığı fark etmeksizin her toplumda ceza var. Aslında ceza yaşamın doğasında var. Toplumların olduğu gibi yaşamın da yasaları var. Bu yasalara uygun olmayan her davranış ceza ile karşılaşacaktır. Dere yatağına ev yapma davranışı gibi..

Ceza doğamızda var demek ki. Bir insan olarak üzülsek de cezalarla yaşamayı öğreniyoruz. Doğa insana nasıl öğretiyorsa toplum da öğretiyor. Ne yazık ki toplum mayasındaki insandan mıdır nedir, doğa kadar net olamayabiliyor. Cezai pratiklere kişisel ve toplumsal değişkenler girebileceğinden toplumsal cezalar bazen doğal karşılanmayabiliyor. Bir deprem sonucu yaşamını yitiren yüzlerce kişi için depreme değil de müteahhitlere, yetkililere kızılması bundan dolayı.

Ceza için de bir kabul alanı vardır anlaşılan. Tüm tarafların karşılıklı iletişimi ile doğru bir ceza pratiği işletilebilir. Bir öğretmen için de, bir müdür için de ve hayatın her kademesi için de ceza gerçeği doğasına uygun ve kabul edilebilir hale getirilebilir. İdam da bu açıdan ele alınıp değerlendirilebilir.

Eskiden fiziksel ceza vardı okullarda, özellikle müdürlerden dayak yemeyen yok gibiydi. Hatta bazı öğrenciler müdür odasının daimi ziyaretçileriydiler. Dayak bir ceza olarak doğru veya yanlış bir dönemin bir gerçeğiydi ve doğal kabul ediliyordu. Şimdilerde ise dayak şöyle dursun öğrenciye dokunmak bile söz konusu değil. Ceza olarak dayak bugünün gerçekliğinde doğal kabul edilmiyor. Dolayısıyla zamansal bir görecelik var ceza konusunda. Dün doğal olan bir ceza bugün doğal kabul edilmiyor.

Zamansal göreceliğin yanında bir de kişisel görecelik eklenebilir. Müdür tarafından saatlerce dövülen bir öğrenci için alışkanlık olarak kabul edilebilir hale gelen dayak cezası, bir başka öğrencide bırakın saatlerce dövülmeyi, bir tek tokat karşısında kabul edilemeyiş sonucu çok ağır bir ceza olarak değerlendirilebilir. Bir tokat yiyen öğrenciye “haline şükret bak diğerini ne kadar hırpaladı” demek ne kadar anlamlıdır?

Doktora derslerinden birinde bir öğretmen arkadaşımız anlatmıştı, öğrencilere fiziksel ceza uygulanmamalı ifadesine karşı. Cezasız bir sınıf yönetiminin mümkün olmayacağını hatta bazı değişkenlere göre dayak bile atılması gerektiğini savunmuştu. Okulun sosyoekonomik çevresi ve aile eğitimi gibi değişkenler dayak gerçeğini zorunlu kılıyor demişti. Başka bir öğretmen de bu ifadeleri “ben cetvelle vuruyorum çocuk gülüyor meğerse ailesi hortumla dövüyormuş sonradan öğrendim” örneğiyle desteklemişti. Oldukça gerçek ve oldukça doğal bir paylaşımdı. Akademik olarak karşı çıktığınız bir dayak olgusuna gerçek yaşamdan örnekler veriyordu.

Öte yandan şu gerçeği de paylaşmadan edememişti. Aynı sınıfta bir öğrenci dayakla yönetilemezken bir başka öğrenci de küçük bir sözel uyarıdan saatlerce ağlayabiliyordu. Ceza kendi doğasına göre düşünüldüğü gibi cezanın etkileri de bireyin doğasına göre düşünülmeli demek ki. Dolayısıyla kimseye “haline şükret” dayatması yapılarak cezayı kabullenmesi beklenmemeli.

“Ölümü gösterip sıtmaya razı etmek” olarak da ifade edilebilen bu dayatma, bireysel farklılığa bir hakarettir. Her bireyi kendi bireyselliğinde ele alamadığımızın mazereti olmamalı..

Bir yerde idamı tartışırken, psikolojik ve sosyolojik olarak öldürülen insanları unutmamalı. İdam yani ölüm cezası kuşkusuz en ağır ceza, cezanın doğasında. Bireyin doğasında ne peki? Bir öğrenciye verdiğiniz ceza ile onun doğasını, geleceğini yok ettiğinizi ve aslında onu öldürdüğünüzü nereye koyacağız? Bu da bir tür idam değil mi? Ya da hak etmediği bir suçla cezalandırılan bir kişinin kendi ve aile sağlığını; psikolojik ve sosyolojik sorunlarını ve intihara kadar gidebilecek sonuçları ölüm bağlamında nereye koyalım? Bunlar da bir tür idam değil mi? Bir insanın yıllarca biriktirdiği itibarını, kariyerini ve huzurunu öldürmek..

Ölmek doğamızda var bu doğru da, öldürmek de doğamıza alıştırıldı. Ölümün her türlüsü üzücü olmakla birlikte somut bir gerçek olarak hayatın içinde. İletişim, kardeşlik, akrabalık, dostluk, emek vesaire ölüm gerçeğinden nasibini alanlardan sadece birkaçı. Tüm bu ölümler karşısında vicdanların ölmemesi ise temenni ve umut olarak bir kenarda dursun.


5 Kasım 2016 Cumartesi

Kutluhan


Kutlu bir kasım Ankara sabahı

Gözler umuda eller duaya açılır

Havada ne yapacağını bilememe kararsızlığı

İki genç insan mutluluğa hazırlıksız yakalanır

Ağlamayan çocuğa meme vermezler - Okul Sarılığı



Bir atasözü üzerine düşünmek zamanı şimdi. Gelin birlikte düşünelim. Diyor ki bu atasözü, sesinizi yükseltmezseniz kimse size hakkınızı vermez. O nedenle sesinizi duyurmalı, hakkınızı aramalısınız.

Bir sınıf örneğinde ele alırsak eğer, öğrenciler öğretmen ve yöneticilerden ne istemesi gerektiğini bilmelidirler. Gerektiği yerde ve uygun bir şekilde bu haklarının peşinde olmalı ve etkili bir akademik gelişim için bu haklarını kullanmalıdırlar. Tıpkı hastanelerde yer alan “hasta hakları” gibi öğrenci hakları sınıflara ve koridorlara asılabilir. Öğrenci sadece haklarını değil sorumluluklarını da öğrenmeli ve ona göre bir hayat pratiği geliştirmelidir.

Öğrenmediği durumlarda “toplumsal sarılık” hastalığı riski kaçınılmazdır. Hakkını bilmeyen ve isteyemeyen dolayısıyla da kendi kendini zehirleyen bir toplumsal hastalık. Tıpkı bebeklerin ilk haftalarda karşılaşma riski olan sarılık gibi. Ağlamayan bebeğe meme vermemenin ne kadar tehlikeli olduğu söylenir doktorlarca. Atasözü bu ilk haftaları kapsamamaktadır öyleyse. Özellikle erken doğan çocuğa, çevre adaptasyonu oluşamayacağı için ağlamasa da meme verilmelidir.

Öğrenci için de benzer durum söz konusu. Erken başlayan öğrenciler, sosyallik bağlamında geç kalmış öğrenciler okul yaşamının ilk haftalarında sarılık riski altındadırlar. “okul sarılığı” olarak ifade edilebilen sorun, öğretmene önemli bir sorumluluk vermektedir. Değerli öğretmenim lütfen okulun ilk haftaları öğrenciye ilgili ol. O istemeyi, hak talep etmeyi, neyi nasıl yapması gerektiğini bilmediği zamanlarda sen onun bu çaresizliğini etkili yönetmelisin.

Yönetemediğin durumlarda ne olur, öğrencin içine kapandıkça kapanır. Çok başarılı bir öğrenci olacakken vasatı bile geçemez. Ve ne yazık ki bir öğrenci, bir gelecek farkında olmadan katledilmiş olur. Ve sen de bunun farkında değilsindir. Çünkü “okul sarılığı” daha önce duymadığın bir kavram. Ayrıca okul değişimi ile yeni bir okula başlama durumu da okul sarılığı riski taşımaktadır. Inside and out filminde geçen nakil öğrenci örneği tam da buraya örnek verilebilir.

Küçük bir dikkatsizlik bir geleceği mahvedebilir. Dikkat et sevgili öğretmenim.

Ve bu şekilde topluma çıktı veren okulların ürünü bir toplum, haklarını ve sorumluluklarını ne kadar takip edebilir. Ne kadar arayabilir. Neye nasıl direnebilir. Sağlıklı bir toplum hayali henüz yolun başında zarar görmüştür. Sadece okul da değildir risk altında olunan. Toplumun birçok kurumu bu tehlikeyi taşır. İşyerinde, hastanede, minibüste ve benzeri ortamlarda kişi hak ve sorumluluklarını arayamaz. Sınırlarını bilemez. Ve toplum tedirgin yaşamak zorunda kalır.

Örnek vermek istemedim ama her gün gazetelerin üçüncü sayfalarını işgal eden otobüste şiddet, hastanede şiddet, iş yerinde taciz, öğrenci yurdunda bilmem ne gibi bir sürü cinnet haberi buraya örnek verilebilir. Hak ve sorumluluklar öğrenilmemiş ve yaşam sorunlu devam etmektedir. Okul sarılığı veya başka bir toplumsal sarılık beyinlere kadar işlemiş ve zarar vermiştir.

Keşke ağlamadan da meme verilebilse ilk zamanlar. Ağlamayı öğrenene kadar.

Ağlamayı öğrenene kadar diyorum çünkü, çok fazla ilgiyle “Oblomov”lar üretme riski de var. O da bir toplumsal hastalık. Ne yazık ki ondan da çok var toplumda.

Bu yazıda bir toplumsal gereksinim olarak, çok değerli bir atasözüne dikkatleri çekmek istedim. Toplumun bu atasözünün bilincine gereksinimi açık bir gerçek. Gerçek demokrasi ve gerçek özgürlük yaşantıları üretebilmesi için bilinçli bir toplum hedefleyen bu söz tüm insanlığın ortak gereksinimi. Sadece bazı durumlar için ağlamadan da meme verilebileceği bu yazının temel vurgusu.  İstemek de, hak talep etmek de öğrenilir çünkü. Ve tüm öğrenmeler gibi doğamızda da vardır özünde.

İlginçtir ki önce bu doğal istemeyi, merakı körelten; sonra da niye yok diye öğretmeye çalışan bir eğitim sistemimiz var.


Bir Öğrencinin Hayalinden Tutmak

Hayaller ve Paylaşmanın İnceliği Hayaller, insanın içindeki en güçlü motorlardan biridir. Kendi hayalini gerçekleştirmek için pe...