Anlatamıyorum kendimi dedi.
Anlamıyorlar mı? dedim.
Hayır, anlatamıyorum diye yineledi.
Yalnızlık ve sitemdi sözleri.
En çok da kendine.
Sessizce bekledim bir süre..
Sitem dolu cümlelere bir yenisi daha:
Niye insanlar çekip gidiyorlardı?
Anlaşılmak! dedim sonra, durdum derin bir nefes aldım
Anlaşılmamak mümkün mü? dedim.
Galiba doğru anlaşılmak ve doğru anlatabilmek,
Kendi olmak ve kendini bilebilmek.
Oysa ilk “ben kendimi bilmiyorum ki?” diye başlamıştık
Ve yine dönüp dolaşıp aynı yerdeydik:
Kimdik, nasıl tanımalıydık ve nasıl anlatmalı,
Ve en önemlisi nasıl yaşamalı..
Yaşamı da sözleri gibiydi muhakkak?
Aralardaki sessizlik mi yoksa bu sözleri bu kadar anlamlı
yapan
Ben miydim yoksa o muydu sorgulayan?
Ben yardım etmeye çalışıyordum güya!
O ise yardıma ihtiyacı olan..
Anlatamamıştı yine belki kendince.
Kelimelerini seçerek,
Ve en çok da susarak..
Sessizliğin dedim ve o huzur veren dinginliğin,
Bir de o olgun ve ağırbaşlı cümlelerin.
Evet dedi, masum ve tüm varlığıyla bana dönerken.
Ha işte dedim bir de bu gerçekten dinleyen,
Değer veren gözlerin.
Geçti dedim, zaman artık başka arayışlarda.
Sende de bir gariplik yok anlaşılmamalarda da.
Zamanın doğasından olsa gerek bu tuhaflık.
Sanırım biz kendimiz gibi zamanın ruhunu da anlayamadık.
Anlayamadık, anlatamadık kendimizi kendimize.
Anlaşılamamak belki de az bile bize..
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder