“Seçilen her yol seçilmeyene ilişkin bir
feda ediş içermek mecburiyetinde.”
Böyle der Bekiroğlu o güzel
paylaşımlarından bir tanesinde. Seçeneklerle dolu bir hayat, seçme durumunda
olan bizler ve seçme özgürlüğünün yanında bir de sonuçlara yüklediğimiz
anlamlar: “iyi ki” ler bazen “keşke” ler, “eh işte”ler “olsun”lar vesaire
vesaire.. Tüm bunların toplamında mutlu-mutsuz bir doyum çizgisinde bir yere
oturtma çabası “nasıl bir inatsa bu yaşamak” kıvamındaki hayatımızı.
“inadına aşk” diyor ya şair
bir başka yerde, “herkese ve herşeye rağmen”; işte öyle, yaşamak rağmenlerle
içiçe. Yaşamak yönetimi diye bir alan olsa diyorum bazen, sonra diyorum bir bu
kalmıştı. Bir açıdan bakınca, her alan zaten oraya çıkıyor ya neyse.
Yaşamak bağlamında,
postmodern çağın alabildiğine seçenekliliği de düşünüldüğünde yönetim konusu
daha da ön plana çıkıyor yine de. Yani
yaşamak zorlaşıyor gün geçtikçe. Her yeni gün, saat ve dakika seçeneklerle
karşı karşıya kalma ve karar verme zorluğu bu çağın insanının handikaplarından.
Seçeneklerin çokluğuna karşı Seçme zamanının azlığı yanında sonuçla yüzleşme
zamanının da kısalığı yönetimi daha da zorlaştıranlardan.
Sonuçlar üzerinden gidersek
eğer, “davranışlar sonuçlar tarafından kontrol edilir” diyen Thorndike, iyiki-keşke
bağlamında önemli bir açıklayıcı olabilir. Birey veya toplum herhangi bir seçme
sonrasında karşılaştığı sonuçlara göre daha sonraki davranışlarına şekil verme
durumundadır. Sonuçların hemen görüldüğü bir zamanda yaşadığımız, herşeyi hemen
tükettiğimiz bir çağda olduğumuz da düşünülürse iş iyice içinden çıkılmaz
görünüyor.
Seçilen her yol sonrasında karşılaşılan
sonuçlar ve bu seçme-sonuç döngüsünde içinden çıkılmazlıklar tam olarak yaşamak
yönetimi olgusunun, özellikle de karar basamağının üzerinde durulması
gerekliliği şeklinde yorumlanabilir. Bu bağlamda karar üzerine oldukça kafa
yormuş olan Simon’a bir danışmak yerindedir diye düşünüyorum. Simon der ki, “tam
olarak maksimum sonuç üretecek bir mantıklı karar süreci yoktur. Karar kısıtlı
bir rasyonellik taşır”. O nedenle ekonomik bir karar oldukça güçtür. Karar alan
her kimse, o anki duruma, seçeneklere ve muhtemel sonuçlara ilişkin net
bilgilere sahip olmadığından hiçbir karar tamamen rasyoneldir denilemez.
Karar konusunda içimizi
rahatlatan Simon, çözüm olarak da “doyum” kavramını ortaya atmıştır. Birey
kabul edilebilir bir sonuçla yetinmesini, onunla tatmin olmasını bilmelidir ona
göre. Hiçbir karar (seçim) en güzel karar değildir en güzel sonucu da garanti
etmeyecektir. Yani seçme-sonuç döngüsünde ideale yakın bir noktada doyum
hedeflenmelidir. Kişi seçtikleri ile tatmin, barışık olmasını bilmelidir.
Her seçenek içinde
negatiflikler barındırmakla birlikte, her seçilmeyen de pozitiflikler
barındırmaktadır. O nedenle birey bunların bilincinde olarak seçme-sonuç
özgürlüğünü düşünmeli ona göre yaşamak yönetimini planlamalıdır. Dutton’un
Olağan Psikopatlar’da dediği gibi “aslında hepimizde bir parça psikopatlık
vardır”. Hiç kimse mükemmel olmadığı gibi tamamen kötü de değildir. Tıpkı
Simon’ın “karar” konusunda dediği gibi.
İşin özü galiba düşünmek.
Bir de likert’e değinmeden
kapatmayalım konuyu. İsmini vermiştir ölçme alanına. Bir durumu
değerlendirirken evet-hayır, olur-olmaz, katılıyorum-katılmıyorum gibi uçlarla
değil de beşli, yedili seçeneklerle düşünme taraftarıdır. Yani Simon’daki doyum
kavramını yerleştirebileceğimiz düşünme aralığı.
Son olarak, bir düşünen
yazar, Richard Bach ve “Sonsuza Uzanan Köprü” seçme-sonuç bağlamında
değerlendirilebilir..
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder