Nobel ödüllü yazar
Golding’in Sineklerin Tanrısı isimli romanında geçen ve bir yöneticinin
örgütsel hedeflere dikkatleri çekmek için kullandığı uyarı cümlesidir: “Ateşi
söndürmemeliyiz!” Kitabın bir başka yerinde sitem ifade eden “bir ateşi bile
yanık tutamıyoruz” şeklinde geçmektedir.
Bir adada mahsur
kalmışlardır ve ilk hedef adadan kurtulmaktır. Bunun da tek yolu duman
oluşturarak çevreden geçen gemilerin dikkatini çekmek için sürekli ateş yakma
olarak belirlenmiştir aralarında. İlk başlarda görev paylaşımı yaparak temel
hedef etrafında örgütlenilmiştir. Güçlü bir bilinç ve kararlılıkla başlayan bu
süreç, ilerleyen günlerde örgütsel hedeflerden bireysel ve geçici hedeflere
kaymalarla sıkıntı yaşanmasına sahne olmuştur.
İnsan her zaman
olduğu gibi unutkanlık ve alışma hastalığına tutulmuş; adadaki geçici
güzelliklerle oyalanırken asıl hedeften uzaklaşmanın yanı sıra içindeki
kötülüklerin esiri olmaktan kendini alamamıştır. Kitabın son sahnesinde rüyadan
uyanırcasına gerçekle karşı karşıya gelen çocukların içlerini yakan keder ve
gözyaşları bu esaretin bedelinin ne kadar ağır olduğunu gözler önüne sermektedir.
Nasıl paradoksal bir
esarettir bu ki, insanı esaretinin büyüklüğü ölçüsünde özgür göstermektedir.
Bu sözde özgürlükle “canavarı
gebert! kanını dök!” naralarıyla dışsal bir canavar üretip ona karşı
içlerindeki kötülüğü meşrulaştıran zavallı esirler “bizden başka canavar yok
belki” diyen, asıl canavarın içimizdeki kötülük olduğuna vurgu yapan gerçek
özgürlüğe bedel ödetmişlerdir.
Aslında ne kadar da
hayatın içinden olaylardır romanda geçenler. Hepimizin hayatında yok mudur,
rüya ile gerçeği/tali ile asılı karıştırmalarımız. Önemsiz bir şeyler için
önemlilerimize zarar vermelerimiz. Bunlar esaretimizin en açık göstergeleri değil
midir?
En küçük örgüt olan
bireyden en büyük örgüt olan devlete kadar, günlük, geçici oyunlara/çıkarlara
dalıp asıl hedefimize zarar vermelerimiz..
Ta ortaokul
sıralarında çocukça bir sevgiye kapılıp asıl işimiz olan öğrenciliği
unutmalarımız örneğin..
Üniversite dönemlerinde
bir ideoloji uğrunda geleceğini yok eden pırıl pırıl gençlerimiz.
Bir ömür mutluluk
hedefinde başlaması ve devam etmesi beklenen evlilik sürecinde saçma sapan
sebeplerle kırmalarımız/kırılmalarımız..
Çok basit nedenlerle
kalplerini kırdığımız ve yitirince kendimize binlerce kez kızdığımız
büyüklerimiz/arkadaşlarımız..
Küçük insanların
küçük hesaplarıyla yıpratılan ve sonunda iş yapamaz hale getirilen resmi
örgütlerimiz..
Devletin malı deniz
mantığıyla hep kendi tarafına yontulma sonucunda bir türlü ayağa kalkamayan
devletimiz..
Velhasıl tüm bu
sayılanlar içimizdeki kötülük karşısında esaretimizin birer kanıtıdır.
Yapılacak şey ise çok
açık ve nettir. Dışsal canavarlardan önce asıl canavarın farkında olarak önce
onu yok etmeli ve iç özgürlüğümüzü elde etmeliyiz. İç özgürlük elde edildikten
sonradır ki dışa yansıyan yönümüz hep iyilik ve güzellik esintili olacaktır. Böylelikle
hem bireysel hem de içinde yer aldığımız küçük büyük örgütsel hedeflerimizden
sapmalar yaşanmayacaktır.
Sonuç: sönmeyen
ateşler, ulaşılmış hedefler ve mutlu insanlar..
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder