Başkalarının
Önemlilerini Yaşamak
Yaşamak, hepimizin başında. Yaşıyoruz hepimiz görünüşte. Asıl yaşamak ve
ya nasıl yaşamak, meselenin ince noktası burada olsa gerek. Kimse kendi
yaşantısını yüksek sesle eleştirmese de yaşamak olgusu bağlamında tam anlamıyla
ideale ulaşmışlık bir hayli zor denebilir. Ve yaşamak üzerine deneme havasında
geçecek bu yazıda herkesin bir ucundan kendini yakalayacağı öngörülmektedir.
Varsın yüksek sesle dışa yansıtmasın kendine itiraf bağlamında biraz sonra söyleyeceklerimizden
kendinde ve yakın uzak çevresinde bir esintiler taşıması kesinlik derecesinde
olasıdır.
Severek veya sevmeyerek, isteyerek veya istemeyerek, gönüllü veya gönülsüz vs. hayatımızın bir anında birilerinin önemlilerini yaşamışlığımız vardır.
Hiç istemediğimiz halde sevdiğimiz için herhangi bir
şeye katlanmadık mı?
“Bu şehir güzelse senin yüzünden” diyen şair ne güzel örnektir.
“Bu şehir güzelse senin yüzünden” diyen şair ne güzel örnektir.
Küçük çıkarlarımıza ne demeli. İlk çocuklukta alıştığımız ve karakterimize yerleşen şunu şöyle yaparsan şöyle bir çıkar elde edeceksin türünden beklentilerle katlandığımız sevimsiz istenmedik durumlar. Hadi oğlum/kızım şunu yaparsan sana şunu alacağım diyen doğal Premak ebeveynler. Bize hep kendi önemlilerini yaşatmadılar mı?
Rousseau’nun Emile’de geçen dış müdehalelerden
uzak çocuk yetiştirme ile bizim yetiştirildiğimiz yoğun dış
denetimli/yönlendirilimli çocukluğumuz ne kadar da uzak birbirinden..
Tabi bu dış yönlendirmeler ve önemliler
tavsiyeleri bazı durumlarda olumlu olarak görülebilir. Ancak her sorun davranış
ve ya olgu gibi bu da belirli bir dozdan sonra olumsuz oluyor.
Sınıf yönetimi dersi alan her eğitim fakültesi
öğrencisi bilir ki; “her birey bir, biricik ve özeldir”. Yönetimin özünde insan
olduğundan olsa gerek hep bu sözcükle başlar sınıf yönetimi kitapları.
Basılı kitaplar böyle söylese de, başka kitaplar
ne yazıkki tam tersini ifade etmektedir. “Dünya bir kitaptır” diyordu Pegem
yayınları reklamında. “İnsan da bir kitaptır, okumasını bilene” demekteydi bir
düşünür. Sınıf yönetimi dersine gelen ve her birey bir, biricik ve özeldir
diyen akademisyenler bile bu bağlamda bir kitap olarak tam tersini yazıyorlardı
uygulamalarında.
Şair ne güzel söylemişti; “bu ne yaman çelişki
anne!” derken..
Evet, o derslerde de çoğunlukla öğrenci olarak bir
başkası olan hocaların önemlilerini yaşamak zorunda kalındı.
Daha neler neler.. Neresinden tutsanız yığınla
örnek bulmak kaçınılmaz gibi duruyor. Çocukluktan başlayarak hayatın her
aşamasında bize bir şeylerin önemli olduğu birileri tarafından söylendi ve bize
sen ne düşünüyorsun diye sorulmadı. İstisna durumların olabileceği kabul
edilmekle birlikte her birey mutlaka en az bir kez böyle bir durumla karşılaşmıştır
diye düşünüyorum.
Başkalarının önemlilerini yaşamak ve ya yaşamamak
bağlamı bireysel bir tercihtir tabi, yaşamamış karşı çıkmış da olabilirsiniz. Burada
kesinlik derecesinde vurgulanan böyle bir durumla karşılama olasılığıdır. Tatar
Ramazan örneğinde olduğu gibi “ben bu oyunu bozarım” deme ve bu direnmenin
bedellerine eyvallah diyebilme bu kapsamda değerlendirilebilir.
Biz akademisyenler örneğin… Çok şey söylemeye
gerek var mı bilmiyorum ama biz akademisyenler diye başlayıp üç nokta koyunca
yeterli olur kanaatindeyim.
Sonuç olarak çoğu insan çevresindeki insanları
kendi için yaşayan birer canlı olarak değerlendirmekte ve öyle davranmaktadır. İşin
acı yanı da bu durumu doğal görüp veya doğal görmese de katlanılabilir görerek onları
teşvik eden insanların varlığıdır. Ne diyelim
belki onlar da yaşamak ağrısında çıkışı burada bulmuşlardır.
“Nasıl bir inatsa bu yaşamak” derken bundan bahsediyordu belki de yazar Dünya
Ağrısı’nda..
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder