Anna Karenina'de yazar “bütün
mutluluklar birbirine benzer” dese ve toplum da çoğunlukla mutluluğu
sıradanlaştırma “mutsuzlukları kendine özgü”leştirme eğiliminde olsa da bu yazı
umut temasıyla bir karşı duruş çabasındadır. Çünkü en az mutsuzluklar kadar
mutluluklar da kendine özgü olmalıdır. Birey ve onun birleşimi toplum mutluluk
merkezli bir hayatı, mutluluğu paylaşarak, çoğaltarak aynı zamanda da
hissederek ve orijinalitesini ayırt ederek yaşamalıdır. Aksi durumda insanları
mutlu etmek zorlaşacağı gibi mutsuz olmak için bahaneler aranacaktır. Günümüz
kapitalizm mağduru bireyler ve toplumlar gibi. Her şeyi tüketen ve
sıradanlaştıran..
Hayat çok canlıdır oysa
ki. Doğa gerçekten o kadar orijinaldir ki, her baharda açan çiçekler, uçuşan
kuşlar, yeşiller ve maviler hep kendine özgüdür. Tıpkı her an aldığımız nefes
gibi. Her sabah uyandığımız yeni hayat gibi. Yeter ki durup bir dikkatle düşünelim.
Değer vererek ciddiyetle inceleyelim. Göreceğiz ki doğada birbirine benzeyen
hiçbir şey olmadığı gibi her şey bir yönüyle kendine özgülükler taşımaktadır.
Yani doğa sıradanlığa meydan okur her örneğiyle.
Tüm bunlar böyleyken
mutlulukların birbirine benzemesi olası mıdır? Doğa her yönüyle orijinallik
derken doğanın en özel üyesi insan ve onun en özel hallerinden biri, mutluluk,
sıradan olabilir mi? Kuşkusuz insan mantığı burada orijinallik yönünde bir
çıkarım üretecek; bütün mutlulukların kendine özgü olduğu düşüncesini
benimseyecektir.
“Mutluluk nedir?” diye
soran yazar; “bütün bu yokluğu, ezikliği unutabileceğin bir dünya bulmak,
birisini bütün bir dünya gibi tutabilmek..” cevabını verir o güzel romanda.
İşte bu tam da kendine özgü bir mutluluktur. Romanın karakteri Ka’nın özelinde
mutluluk bu şekilde benimsenmektedir. Ve eminim ki yeryüzünde her bireyin
bilincinde olarak veya bilmeden kendine özgü bir mutluluk anlayışı vardır ve bu
kendine özgü anlayış da her mutluluğunda kendine özgü bir canlılıkla ortaya
çıkmaktadır.
Sıradanlaşan veya
sıradanmış gibi görünen mutluluk veya her neyse görenin görme biçimi, bakış
açısında bulmalıdır açıklamasını. Ve insan suçlamadan başkasını, bardağı
görmelidir artık.. Ve sırayla bardağın dibini, dolmaya başlayan eşiği ve dolan
dolu olan ne kadarı varsa onu görmelidir. Kendisi için ilk önce bu gereklilik. Kendine
özgü mutluluk ya bahse konu olan.. Sonrası yakın ve uzak çevresinde topyekûn
bir mutluluk sarmalı hedefinde nereye kadar gidilebilirse. Olabildiğince..
Bir örnek de gerçek
hayattan. Bir delikanlının yaşanmışlığından. Romanlardan kalır neresi var gerçi
de, değerlendirmesini size bırakayım. Anne sevgisini düşünün, annenin yerini
düşünün ve bir de annesizliği ve yersizliği ve daha ne isterseniz, yani
düşünebilirseniz öyle işte.. Ve yıllarca anneyi bir mezar taşında saatlerce
oturarak, ağlayarak arayan ve bununla kendini tatmin eden bir delikanlı. Dedim ya
romandan ne farkı var. Ve sonra bütün bu tecrübeyle kulaklarınızda yankılanan
şu sözü düşünün: “en büyük servet annedir”.. Ve tıpkı Ka’nın kendine özgü
mutluluğu gibi, bu delikanlı da kendi ürettiği “servet annedir” düşüncesiyle
mutluluk olgusuna yeni bir parantez açmıştır. Artık mezar taşlarıyla ve
gözyaşlarıyla da mutludur, bu mutluluk gerçekten de orijinaldir.
Mutluluğu sadece
kahkahalar ve sıradan belirli tepkilerle değerlendirenler bu kendine özgü mutlulukları
anlayamayacaklardır normal olarak. Ama şu bilinmelidir ki yeryüzündeki bütün
kavramlar gibi mutluluk da tanımlanamaz ve sınırlandırılamaz. Tanımlamak bir
şeyi belirginleştirirken aynı zamanda da üzerini örtmektedir çünkü. O nedenle
tanımlama yaparken veya tanımları okurken bilmemiz gereken temel espri, “bu
tanım bu şeyin sadece belirli bir yönünü belirli bir bakış açısıyla
açıklamaktadır” olmalıdır. Hiçbir tanım tümünü açıklayamaz hiçbir şeyin. Mutluluk
insanın içsel doygunluğa ulaşması olarak tanımlanabilirken, daha birçok çeşitli
tanımı da olacaktır, olmalıdır. Her tanıma uygun da mutluluk örnekleri
çoğaltılabilir.
İnsan kendi kısıtlılığı
ile çeşitli şablonlarla düşünmesi sonucu tanımlara hapsedilmektedir kendi
kendince. Ve bu hapis olma durumu da yine kişinin kendine özgüdür. Kişinin hapisliği
bakış açısı ölçüsündedir. En büyük zarar da yine kendisinedir özünde. Bir kişi
mutluluğu bile sıradanlaştırıyorsa yaşam doyumu da o bağlamda düşük olma
tehdidi altındadır. En büyük kayıp da bu değil midir kişioğlu için. Var olan
mutluluğu sıradanlaştırmak ve görememek..
Bir ağacın altında
dinlenirken başa elma düşmesinden ve ya hamamda oldukça sıradan bir yıkanma
esnasında maddenin suyun yüzeyinde yüzmesinden “evreka” çıkarmak bir görme
meselesidir. İnsanlığın ortak birikiminde yer edinen çoğu kişi bu bağlamda
farklı bakma ve görebilme sonucu bu yere sahip olmuşlardır. Hepsinin ortak
özelliği kendilerine özgü bir bakışla özgün bir fikir üretmeleridir.
“Kim istemez mutlu
olmayı, mutsuzluğa da var mısın?” diyen şair de bir bakıma kendine özgü bir
mutluluk üretmiştir. Hem de mutsuzluktan..
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder