Bardak
Bir yudum çayın sıcaklığını
içinde hissederken gözleri bardak ile yanı başındaki kocaman yalnızlığa dalıp
gitmişti. Belli ki çayın sıcaklığı yetmiyordu. Ve o an aklına bir klişe
geliverdi. Hani dedi kendi kendine; çay kalabalıkları severdi? Yalnızlık, yaşayan bir gerçeklik olarak etrafını çepeçevre sararken, elindeki bardağı ve
sonsuz güzellikteki dumanını fark etti. Dudaklarının kenarında tuhaf bir
tebessüm belirivermişti o an. Öylesine oluvermişti, aniden, kendiliğinden.
Daldığı yerden hoşnut, çıkmayı
istemeyen bir tebessümdü bu. Fark etmek bir kapı olmuştu dalıp gitmelerden bir
öteki dalıp gitmelere. Bir bardak vardı. Hani o hep söylenen, bilinen.. Bardaktan utanmak diye bir şey olsaydı o an
utanabilirdi. Ama bardak sıcaktı. Dumanı da sıcaklığının şahidi gibiydi. İyi ki
de öyleydi. Yargılamıyor sadece yalnızlığa yoldaş oluyordu.
Yarısı boştu belki ama dumanı
o boş olan yarısını ve hatta daha fazlasını doldurmaktaydı. İçine çektiğin her
yudumla biraz azaldığı sanılırken bardak kendini yeni ve başka şekilde
doldurmaktaydı. İşte tam da bu doluluk, dalıp gidilen yerin en dolu tarafıydı.
Bir an hep bu dolulukta kalmak, hiç azalmamak geçti içinden. İşte tam da o an
azalma düşüncesiyle birlikte azaldığını hissetti. Bir anda bardağın tamamen
bitmiş olduğunu fark etti. Birden içine bir üşüme geldi. ve kocaman bir boşluk.
Dalıp gidilen doluluktan bir
anda boşluğa uyanmıştı. Dolulukla boşluğu saniyelerden daha az bir zamanda,
aynı anın kesişiminde hissedebilmişti. Çevresi, vücudu ve özellikle bardağında
değişimden bahsedilemeyecek bir zaman diliminde oluvermişti her şey. Bir
rüyadan uyanır gibiydi. Yatak, oda, ve zaman neredeyse aynıyken kendisi kendi
içinde iki farklı dünyayı yaşamaktı bu.
Ellerinde tuttuğu çay bardağı
fazlasıyla doluyken bir anda bitivermişti. Ve aynı şey bir başka zaman bitmekte
olan bir bardağın doluvermesiyle aynı olaydı. Bir anda oluveriyordu her şey.
Bütün bunları çok sefer yaşamış ve her seferinde de üzerinden bir hayli zaman
geçtikten sonra düşünerek anlayabilmişti. Kaçıncı seferiyidi ki, düşünmeleri
olgunlaşmıştı.
Aslında bütün bardakların
yarısı doluydu. Ve özünde bütün bardaklar yarımdı. Bu olgunlaşan düşüncelerin
vardığı gerçekti. Olay anında, hayatın içindeyken pek farkında olmasa da kısa
süre içinde bu gerçeğe ulaşabiliyordu. Gerçeğin ötesinde var olan asıl gerçek
ise bardağı dolduran şeylerdi. Yarım olan bardağı tamamlayan şeyler. ya da tam tersi bardağı boşaltan şeyler. Kişisel
olan, kişiden kişiye toplumdan topluma değişen şeyler.
Belki herkesin bardağı
farklıydı ama özünde hepsi de yarımdı. Bunun farkına varanlar ise bir adım daha
öndeydiler. Farkına varamayanlar ise kendi bardaklarını boş görürken
diğerlerinin bardaklarını hep dolu görüyorlardı. Başkalarının bardağındaki
boşlukları ise hiç mi hiç görmüyorlar veya göremiyorlardı. Bu boşluğu
görebilmek aynı zamanda doluluğu doğru bir şekilde görebilmek demekti oysa. Boşluk
ve doluluk birdi. Birbirinden ayrılamayan bütündü her ikisi. Bardağın gerçeği
buydu. Bazen boş gelirken bazen dolu gelebilirdi. Ve bu o kadar doğaldı. İşin
özü boşu ve doluyu birlikte kabul edip dolularla dolu dolu yaşayabilmek demişti
olgunlaştığı zamanlardan birinde. Boş olan kısımla boş boş konuşmak veya boş
boş oyalanmak ise tamamen kişisel tercihlerin sonucuydu.
Ve son bir yudum aldı bardağın
o kocaman doluluğundan. Çayının hiç azalmadığını fark edişine umut dolu bir
tebessüm eşlik etti. Ne de olsa bütün bardaklar yarımdı.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder