4 Şubat 2025 Salı

Önce İnsan


Bazen öyle anlar olur ki, içimizde fırtınalar koparken bile dışarıya bir tebessüm göstermek zorunda kalırız. Çünkü iş, görev, sorumluluk gibi kavramlar bizi belirli bir düzende tutar. Ancak unutmamamız gereken bir şey var: İş, hayatın bir parçasıdır; ama insan olmak, hayatın kendisidir.

Bir öğretmeni düşünelim. Masasında yıllardır severek kullandığı, kendisine özel gelen bir kalemi var. Günün birinde, öğrencilerinden biri yanlışlıkla bu kalemi yere düşürüp kırsa… İçinde burukluk olur mu? Elbette. Ama önemli olan o an ne hissettiği değil, karşısındaki küçük çocuğun ne hissettiğidir. Belki çocuk gözleri dolu dolu, mahcubiyetle yere bakıyordur. O öğretmenin, "Bu sadece bir kalem. Önemli olan senin iyi olman," diyerek çocuğa gülümsemesi, onun hafızasında unutulmaz bir anı olarak kalacaktır. Tıpkı Antoine de Saint-Exupéry'nin Küçük Prens kitabında anlatıldığı gibi: "Gerçek olan, gözle görülemeyendir." Bir kalem kırılabilir, bir bardak düşüp parçalanabilir, ama bir çocuğun ruhunda açılacak yara, ondan daha kırılgan olabilir.

Bir başka örnek düşünelim. Büyük bir şirketin yöneticisi, ekibinden bir çalışanının izne ayrılmak istediğini öğreniyor. İş yoğunluğu arasında bu izin ona büyük bir yük gibi geliyor. Ama durup düşünüyor: Acaba o çalışan neden izin almak istiyor? Belki ailesinde bir sorun var, belki tükenmiş hissediyor, belki sadece bir nefes almaya ihtiyacı var. İşin getirdiği baskıya rağmen, yüzünü asmak yerine, ona içten bir şekilde "Tabii ki, sen nasılsın, her şey yolunda mı?" diyerek yaklaşmak, onun gözünde yöneticiyi yalnızca bir iş insanı olmaktan çıkarıp bir insan hâline getirir. Viktor Frankl, İnsanın Anlam Arayışı adlı eserinde, "İnsanın en temel özgürlüğü, koşullar ne olursa olsun, kendi tavrını seçme özgürlüğüdür," der. İşte burada da bir tercih vardır: Bir yöneticinin, işin gerekliliklerine odaklanarak soğuk bir 'evet' veya 'hayır' demesi mi, yoksa insan odaklı olup empati kurarak yaklaşması mı?

Bunu gündelik hayatımızın birçok alanında görebiliriz. Bir garson, siparişi yanlış getirdiğinde ona sert bir tepki vermek yerine, belki de gün boyu nasıl bir stres içinde olduğunu düşünmek; bir kasiyer yorgun ve dalgın olduğunda sinirlenmek yerine, gün boyunca kaç yüz kişiyle muhatap olduğunu fark etmek… İşte bunlar, hayatımızı daha insani ve yaşanabilir kılacak küçük ama büyük farklar.

Bu durum bana Charles Dickens’ın İki Şehrin Hikâyesi kitabındaki ünlü bir cümleyi hatırlatıyor: "Bu hem en iyi zamanlardı hem de en kötü zamanlardı." Hayat, çoğu zaman bir denge meselesidir. İşimizi, görevlerimizi, sorumluluklarımızı yerine getirmeye çalışırken, insan olmayı unutmadığımız sürece, zor anlar bile içimize sıcak bir ışık bırakabilir.

Sonuç olarak, işin ve sorumlulukların ağırlığı bazen bizi insan odaklı olmaktan uzaklaştırabilir. Ama unutmamalıyız ki, her şeyden önce insanız. Bir kalem kırılabilir, işler aksamış olabilir, ama önemli olan, o an karşımızdakinin ne hissettiğini anlayıp ona göre hareket edebilmektir. Çünkü en nihayetinde, dünya dönmeye devam eder, işler hallolur, ama insanın kalbinde bırakılan iz asla silinmez.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Bir Öğrencinin Hayalinden Tutmak

Hayaller ve Paylaşmanın İnceliği Hayaller, insanın içindeki en güçlü motorlardan biridir. Kendi hayalini gerçekleştirmek için pe...