Biz dediğimiz şey
nedir? Ben derken neyi kastediyoruz? Konuşurken karşımda duran fiziksel varlık
mıyım ben sadece? Seni dinlerken sana tebessüm ederken nasıl bir ben var
karşında? Ne olarak düşünüp nasıl konumlandırmalıyız kendimizi ve diğerlerini?
Bize ait şablonlarımız var mı örneğin? Yoksa her yeni insan için yeni bir
klasör mü açıyoruz? Her klasörün yeniliğini sağladık diyelim sen peki, kendini
yenileyebilir misin? Verdiğimiz tepkiler sadece ve sadece o insana özel
olabilir mi? İletişim ilk önce nerede başlar? İnsan kendini kendinden ne kadar
özgürleştirebilir? Üç nokta
“İlim kendin bilmektir”
diyen o kocaman yürekli güzel insana selam, sevgi, tebessüm ve hasretle içinden
çıkılamayan sayısız sorulara en azından ara verelim. Güzeldir soru sormak. İlk
çocukluktan başlayarak en önemli alışkanlıklarımızdandır. Sordukça sorasımız
öğrendikçe öğrenesimiz vesaire vesaire.. Gün geçtikçe büyür büyüdükçe eski
soruların üzerine yeni sorular bina edersiniz. Binalarda çıkılan her yeni kat
bir önceki katın belirleyiciliğine bağlılığı gibi sorularımız da
sınırlanmaktadır gün geçtikçe. Her yeni soru öncekilerden etkilenmek
zorunluluğu taşır kendi içinde. O zaman özgürlükle beraber sınırlandırma da
içermektedir sorular. Her geçen gün özgürlüğümüz biraz daha sınırlanmaktadır
kendi kendimizce.
Çünkü “kendi” dediğimiz
şey tüm bu binanın tamamını ifade eder. Şimdi 27. Katı çıkıyor olmamız bizim
sadece bu kattan ibaret olduğumuz anlamına gelmez. Tıpkı karşımızdaki her bir
kişinin sadece göründüğü andan ibaret olmadığı gibi. İçinde bulunduğumuz an
dünden bağımsız düşünülemez çünkü. Biz ne kadar aksini düşünmek istesek de.
Kızmalarımız örneğin,
tavır almalarımız, sevmelerimiz ve mutluluklarımız sadece bu anki bize ait
şeyler değildir. Bir insanı görür görmez içiniz ısınır bazen, bunda çok
zamandır elde ettiğiniz birikimlerin payı oldukça büyüktür. Veya küçücük bir
tartışmada bırakın karşı tarafı kendimizin bile anlayamadığı sert bir tepki
sergilemişizdir. Bir müddet sonradır ki üzerinde düşününce anlaşılır durum:
Bizim hassas bir tarafımıza veya yıllardır bir anıt gibi tuttuğumuz bir
doğrumuza dokunulmuştur. Bizim yıllarca okuma ve tecrübelerimiz sonucu inşa
ettiğimiz iç dünyamıza açıkça hakaret ve alay hissetmişizdir. Yani biz
dediğimiz şey uzun ince bir yoldur.
Şairin dediği gibi “yürürüz
gece gündüz”. Yürürken bütün bir yolu da içimizde taşırız ister istemez. Zaman
zaman yürüdüğümüz yollara iç dünyamıza doğru arkeolojik kazı yapma ihtiyacı
hissederiz. Kişiden kişiye sıklığı değişmekle birlikte çoğunlukla yaparız bunu.
Hele de bazı dönemler kazı çalışmaları bir hayli yoğunlaşır. Farkında olsak da
olmasak da, iyi yönetsek de yönetmesek de bu böyledir. Kuşkusuz çok kıymetlidir
bu iç dünyamız. Her insan da bir arkeolog sabrı ve hassasiyetiyle davranmalıdır
bu kazılar sırasında. Kırmadan, zarar vermeden, yıpratmadan çıkarıp en doğru
şekilde analiz ederek bugünümüz için yararlı bilgiler elde etme gayretinde
olmalıdır. Bizim bugünkü tepkilerimizde belirleyiciliği olan kalıntıları çok
iyi ayırt edebilmeliyiz. Bugünümüzü bağlayanların, sınırlayanların neler
olduğunu iyi okumalıyız.
Marquez’in Yüzyıllık
Yalnızlık karmaşasından aklımda kalan bir kesit bu bağlamın önemli bir
açıklayıcısı olarak verilebilir. Şöyle ki, yalnızlık ve yorgunluk timsali bir
kadın, yaşadıkları yeri bırakıp gitmek istememekte eşi ise gitme isteğinde
ısrar etmektedir. Evimiz burada, çocuklarımız burada doğdu, her şeyimiz burada
nereye gidiyoruz diyen kadına, bizi burada bağlayacak ölülerimiz yok her şeyi
alıp gidebiliriz cevabı vermektedir eşi. Ve kadın tam orada iç yaralayan şu
sözlerle dile getirir çaresiz muhalefetini: “Eğer burada kalmamız için
birilerinin ölmesi gerekiyorsa beni öldür çocuklarımı oradan oraya götürme.”
Yaşanan bir gerçeklik,
canlı bir zaman dilimi için verilecek bir karar, yaşamış, ölmüş, cansız bir halde
olan ölülerden, geçmişlerden referansla değerlendirilmektedir. Ne kadar da
tanıdık değil mi.. Gerçekten de romanda bu ve benzeri birçok kesitte kendimize,
kendi toplumumuza ilişkin birçok benzerlikler yer almaktadır. Yazarın romanda
tamamen gerçek olayları edebi bir anlatımla anlatmak istedim ifadesi de işte
burada yerini bulmaktadır. Romanın arka planındaki gerçek yaşam alıntılarının
bizim toplumumuz ve bizim için de önemli benzerlikler taşıması oldukça
düşündürücüdür.
Bir yerde kalmak için
orada bize ait ölülerimiz olmalı demektedir ya romanın başkarakteri. Bizim de
zaman zaman farkında olmadan bu ve benzeri düşüncelerle ölülerimize (geçmişte
yaşantımıza eşlik eden ve artık bizim için ölü olan her şey) sıkı sıkıya
sarıldığımız birçok arkeolojik kazıyla sabittir. İşte bu gibi örnekleri bizi
bağlayan ölülerimiz olarak kavramlaştırabiliriz. Romandaki ölüler onları bir
toprağa bağlı yapıyorken bizim ölülerimiz de belirli düşünce ve davranışlara
bizleri bağlamaktadır. Bu bağlılık duruma göre olumlu veya olumsuz olarak
görülebileceği gibi asıl olan bu bağlılığın çok iyi analiz edilmesidir. Gerçek
şu ki, bu analizin kalitesi bugünkü tepkilerimizin ve kararlarımızın da
kalitesini belirleyecektir.
Kendimize bütüncül bir
açıdan bakabilme, ben diye ifade ettiğimiz varlığı bilme, daha yakından tanıyabilme, tepkilerimizi doğru okuyabilme,
anlayabilme, anlaşılabilme ve daha güzel yaşayabilme için..
Biz, içinde yaşadığımızın çağın ve toplumun ürünüyüz. Dolayısıyla "ben"i anlamak için, beni inşa eden çağı ve toplumu da anlamalıyız. Kendi bireysel geçmişime yaptığımı arkeolojik kazı, toplumun ve çağın anlaşılmasına da ışık tutacaktır. Öz-benliğe yönelik yaratıcı fikirlerin hiç solmasın Mustafa...
YanıtlaSilTeşekkür ederim Sn Danışman Hocam, her bağlamda yaratıcı fikirler ve düşünme emeklemelrimde varlığınız için. İyi ki varsınız. Size sağlık, varlığıniza sağlık...
YanıtlaSilBu yorum yazar tarafından silindi.
YanıtlaSil