Hiç balık tutmayı
denediniz mi bir ırmak kenarında. Bir ırmak kasabasından geçti mi yolunuz,
çocukluğunuz. Hayat da bir yoldur ya çocuklukla başlayan. Yolda gördüklerinizi
hiç düşündünüz mü? Hiçbir şey nedensiz değildir ya bu hayatta. Ve çoğu şey de
sadece görülen değildir ya. Ve işte çocuklukla başlayan bu hayat yolunda her
görülen ve görülmeyen bize çok şey söyler ya hani. Dinlemeyi düşündünüz mü hiç?
Bir ırmağı, balıkları, yosunları, oltaya takılan solucan ve ekmek parçalarını
dinlemeyi.. oltayı ırmağın karşı kıyısına sallayanları ve hep karşı kıyıya,
görünenden çok görünmeyene meraklananları.. bildiğinden kaçanları bilmediğine
sırf bilmediğinden aşık olanları..
O en sevdiğim şiirlerden
birinde şair, “iki çay içmiştik orada biri açık, keşke sırf bu yüzden sevseydim
seni” derken de bu bağlamda göremediğine bilemediğine mi tutulmuştur?
“Seninle şöyle bir
konuşamadık, yazık!” diyen yazarın sitemi de benzer bir durumun ürünü müdür?
Düşünmek, en azından
bir başlangıç. Geçen zamanla birlikte ağaran saçların yanında düşüncelerimizin
de ağarması berraklaşması gayesiyle. Ve dinlemek, kendimizi, söz ve
eylemlerimizi, değer verdiklerimizi, yılların birikimi kültürel tecrübelerimizi
vs. tam da burada ne güzel örnektir, geçenlerde “Ali baba ve yedi cüceler”
filminde özenle işlenen “komşunun tavuğu komşuya kaz görünür” atasözü. Ve buna
benzer sayısız filmler, diziler, kitaplar ve kişisel deneyimler. Hepsi de
kişioğlu için elindekinin iyi taraflarını önceleme fırsatları değil midir. Sözkonusu
durum, “davul+ses+uzaklık=hoş” denklemi örneğiyle değerlendirilse, yakınlık hem
kendimize hem de sevdiklerimize zarar vermese daha iyi olmaz mı.
Derler ya hani “kör
ölür badem gözlü, kel ölür sırma saçlı olur” diye. Acaba yukarıdaki şairi de
yazarı da bu ifadelere götüren, uzaklık, ayrılık, kavuşamama ve fırsatın elden
gitmesi midir? Yani çaylar iki değil de sayılamaz olduğunda da aynı şekilde düşünülecek
midir? Veya oturup saatlerce yıllarca konuşulduktan sonra da konuşmak, aynı
şekilde arzulanacak mıdır?
Eğer sırf iki çay için
sevilecekse birileri çay soğumadan sevilebilmelidir. Ve eğer seviliyorsa iki
çayla, artan çay sayısıyla sevgi ters orantılı bir değişim göstermemelidir. “Girme
ömrüme, girme kalbime, ne dertliymiş bu diyeceksen” ifadeleriyle Orhan Baba tam
da buraya değinmektedir. Kişi iki çayla sevmesi gerektiğine karar veriyorsa,
çaylar iki bin olunca hatta bazen demli, acı da olsa “çay gatiyim mi” denildiğinde
tüm kalbiyle gülümseyebilmelidir. Yoğun kıymeti herkesçe malum; asıl mesele
varken, yanındayken yakınlığı kıymet bilme bağlamında fırsata dönüştürülebilmedir.
Bir de o “yazık”
ifadesi, konuşulsaydı “iyi ki” denilecek miydi?
Veya aynı kişi diğer bir sürü konuşabildikleri için aynı cümleyi
kullanılıyor mu? Yazar ve şair ne der başkaları nasıl düşünür bilemiyorum.
Bildiğim ve paylaşmak istediğim şu ki, bu ifadeleri iş işten geçmeden
kullanalım. Sevgimizi ve pozitif düşüncelerimizi muhatabımız varken, bizi
duyabiliyorken, ihtiyacı varken ifade edelim.
Yazık kelimesi
kullanılacaksa eğer, yazık ki tanıdıkça insanlardan kaçıyoruz. Ve yazık ki
insanlar bizden tanıdıkça kaçıyorlar. Çünkü hepimiz oltayı karşı kıyıya
sallamaktan vazgeçemedik. Ne yazık ki olmak bağlamında ideal insana çok uzağız.
Ve en büyük yazık bunu bir türlü göremiyor oluşumuz değil midir.. Bu kadar yazık
arasında bence en son mevzubahis edilecek olan konuşamadık ve göremedik
dediklerimizdir diye düşünüyorum.
“Ateş nardadır sacda
değil..” diye başlayan o güzel özdeyişe saygıyla.. mutluluk dışarda olmasa
gerek!
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder