Her Seçim Birden Çok Vazgeçimdir
İnsan hayatı, yolların kesiştiği kavşaklardan ibarettir. Seçimlerimiz, adım attığımız yolların bize sunduğu sonsuz ihtimaller denizinde, bizi belli bir rotaya sürükleyen rüzgâr gibidir. Ancak her seçimin ardında bıraktığı şey, vazgeçiştir. Belki de bu yüzden Jean-Paul Sartre, "İnsan özgürlüğe mahkûmdur" derken, özgürlüğün aynı zamanda seçim yapma ve o seçimin bedelini ödeme zorunluluğunu içinde barındırdığını vurguluyordu.
Seçmek, aynı zamanda diğer seçenekleri elinin tersiyle itmek demektir. Bir kapıyı açarken diğerlerini sonsuza dek kapattığımızı bilmek, insan zihnine ağır bir yük bindirir. Hermann Hesse'nin Bozkırkurdu romanında, karakterin iç dünyasında yaşadığı çatışmalar, bir yol seçmenin diğer yolları tükettiği gerçeğiyle örülüdür. Hesse, bu ikilemi ustalıkla işler ve okuyucuya, seçim yapmanın yalnızca bir eylem değil, aynı zamanda bir kayıp olduğunu hissettirir.
Seçimlerimizin sorumluluğunu almak, bazen geçmişin gölgesinde kaybolmamıza neden olabilir. Dostoyevski'nin Suç ve Ceza’sında Raskolnikov’un zihninde yankılanan suçluluk duygusu, bir kararın ne denli büyük yıkımlara yol açabileceğinin en derin anlatımlarından biridir. Ona göre, insan neyi seçerse seçsin, seçmediğinin hayaleti peşini bırakmayacaktır. Tıpkı Milan Kundera’nın Varolmanın Dayanılmaz Hafifliğinde tartıştığı gibi, insanın yalnızca bir yaşamı olduğu için, seçmediği hayatların pişmanlığı da kaçınılmazdır. Kundera’ya göre, bu tekillik yüzünden insanın her seçimi bir “keşke”nin gölgesinde durur.
Hayat, büyük kararların toplamından ibaret değildir yalnızca. Bazen küçük tercihler de bizi bambaşka yönlere sürükleyebilir. Paulo Coelho’nun Simyacı romanındaki Santiago’nun yolculuğu, küçük seçimlerin nasıl büyük değişimlere yol açabileceğinin en güzel metaforlarından biridir. Kendi kişisel menkıbesini ararken yaptığı tercihler, onun hayatının temel taşlarını oluşturur. Oysa küçük görünen her karar, büyük bir kaderin başlangıcı olabilir.
Seçmek, bazen cesaret ister; çünkü karar almak, bilinmeyene adım atmaktır. Haruki Murakami, Kafka Sahilde eserinde, “Eğer bir şeyin yolunu değiştirmezsen, yolun seni nereye götürdüğünü asla bilemezsin.” der. Gerçekten de insan, kararlarının esiri midir, yoksa onları aşabilme gücüne sahip midir? İşte bu noktada, Albert Camus’nün Sisifos Söyleni’nde ortaya koyduğu absürd kavramı devreye girer: İnsan, kendisine sunulan seçenekler arasında sürekli bir seçim yapmaya mahkûm olsa da, bu seçimlerin anlamını kendisi yaratmalıdır.
Belki de en büyük paradoks, özgürlüğün ağırlığında saklıdır. Ne kadar çok seçenek varsa, seçim yapmak o denli zorlaşır. Barry Schwartz’ın Tercih Paradoksu kitabında ele aldığı gibi, fazla seçenek insanı özgürleştirmek yerine, onu seçim yapamama tuzağına sürükleyebilir. Seçmek ve vazgeçmek arasındaki denge, insanın varoluşunu şekillendiren en temel unsurlardan biridir.
Sonuç olarak, seçimlerimiz bizi biz yapar; ancak aynı zamanda bizden bir şeyler alıp götürür. Bilmenin, farkında olmanın, seçenekleri görmek zorunda kalmanın bedeli ağırdır. Ama belki de yaşamın anlamı tam da burada gizlidir: Seçtiklerimizle büyür, vazgeçtiklerimizle şekilleniriz.
Çocukların oyun seçimleri de bu sürecin bir parçasıdır. Bir çocuk, hangi oyunu oynayacağına karar verirken aslında kendini, ilgi alanlarını ve becerilerini keşfetme fırsatı bulur. Satranç gibi strateji oyunları analitik düşünmeyi geliştirirken, Jenga gibi oyunlar el-göz koordinasyonunu ve sabrı öğretir. Çocuklar bu oyunlar sayesinde karar vermeyi deneyimler, risk almayı öğrenir ve başarısızlıkla başa çıkma becerisi kazanırlar. Bu pratikler, ilerleyen yaşlarında daha büyük kararlar alırken onlara rehberlik eder ve hayattaki seçimlerini şekillendirir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder